Nays T!ng
"Gerçeğ!n Kenarından Hayatın Düzen!ne..."

Film Sepeti 7

Perşembe, Nisan 29, 2010


Anasayfada film sepeti yazılarımın neredeyse kaybolmak üzere olduğunu görünce bu süre içerisinde izlediğim filmlerden yeni bir yazı daha yazayım dedim.Bu sıralar Türk Filmlerine yönelmiş durumdayım.Merak ettiğim bana da tavsiye edilen filmleri izleme zamanı geldi diyerek sırayla izledim.Şimdi izlediğim bu filmler hakkındaki görüşlerimi yazayım.

Mommo (Kız Kardeşim)


İlk önce ilk izlediğim ve çok beğendiğim bir filmden bahsedeyim.Geçen yıl uzun süre üniversitenin yanındaki sinemanın önünde afişleri asılı kalmıştı ama gitmemiştim.Ben sinemada pek izlemiyorum filmleri.Film bazı festivallerde ödül almış ve izledikten sonra söylüyorum bence haketmiş.Özellikle çocuk oyuncuların başrolde olduğu ve başarılı bir performans gösterdikleri filmlere bayılıyorum.Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak filminden sonra yine çocuk oyuncuların olması ve yine olayların bir köyde geçmesi ile bu iki filmi birbirine benzettiğim ve bu yüzden de daha çok sevdiğim ilk film oldu.Bu filmin senaryosunu yazan ve yöneten Atalay Taşdiken için söyleyecek çok iyi şeylerim var.Ayrıntıları seven birisi olarak,yaptığı harika gözlemlerinden dolayı tebrik ediyorum.Bir abi-kardeş hikayesi daha doğrusu Türkiye'de bir abi kardeş hikayesi ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi.Anneleri ölmüş babaları da başka bir kadınla evlenmiş iki küçük çocuğun yaşlı dedelerinin yanında kaldığı süre içinde yaşadıkları acı tatlı olayları anlatan dramatik bir film.Ali,kız kardeşinin herşeyidir.Abisi babası annesidir.Babalarının evlendiği kadın çocukları yanında istemez adam da zaten çok İstiyor değildir.Babaya olan hıncım filmin gerçek bir hikayeden alınması ile kat kat arttı.Çocuklar muhteşem oynamışlar.Kısacası ben bu filme bayıldım.Filmin bazı yerlerinde de kendimi tutamadım ağladım.İzleyin pişman olmayacaksınız

Vavien
.
Yine bir Türk Filmi.Vavien.Başrollerinde Engin Günaydın ve Binnur Kaya var.Başka bişey söylememe gerek yok sanırım.Filmin aldığı ödül ve övgülerden zaten anlaşılıyordu güzel olduğu ama izleyince açıkcası şaşırdım.Senaryosunun Engin Günaydın'a ait olması da ilginç ama benim şaşırmamın sebebi filmin çekim kaltesiydi.Çok farklı olmuş.Bilmiyorum çok değişik geldi,Türk filmleri için hiç alışılmamış bir yönetmenlik örneği.Oyuncular süper,senaryo süper,çekimler süper.İzleyin.

Kolpaçino




Şimdi de bir komedi filmi.Komedi filmleri de tıpkı korku filmleri gibi çoğu zaman istediği tepkiyi alamaz.Korku filmine gidip gülenler komedi filmine gidip sıkılanlar oldukca fazla.Peki bu film nasıldı diye sorarsanız.Beklentim düşüktü ama beğendim.Şafak Sezer hem Senaryo da hem de yönetmenlikte rol almış.Kadrosu çok renki bi kere.Herşey çok hızlı gelişiyor.Şakalar yerinde.Kurgu sağlam.Benim hoşuma gitti açıkcası.İzlemeye değer.Bazı yerleri aklımıza geldikçe arkadaşlarla gülüyoruz hala.Özellikle ruh çağırma olayına koptum :)

Sherlock Holmes


Geldik yabancı bir filme.Gördüğünüz gibi ben biraz geriden takip ediyorum sinemayı.Napalım ben de benim gibi geriden gelenlere yazmış olayım bu yazıları. Yanlış bilmiyorsam Sherlock Holmes'un daha önce 7-8 filmi çekilmiş.Artur Conan Doyle'un aynı adlı romanından sinemaya uyarlanmış.Tabi karakter aynı mekanlar farklı,olaylar farklı.Bu son film gerçekten süper olmuş.Gerçi diğerlerini izlemedim ama izlediğim şu filmden daha iyi olabileceklerini de düşünmüyorum.Müziğine ayrıca hayran kaldım.Nedendir bilinmez zekası izleyenleri mutlu etmeye yetiyor.Dövüş sahneleri akılda kalıcı.Sokaklar benim hayalimdeki otantik mekanlardan.Oyuncular oldukca başarılı performans sergilemişler.Özellikle Robert Downey dikkat çekiyor.İyi seçim.İzlemeniz gereken muhteşem bir macera filmi.

Read On 2 Yorum

Film Sepeti 6 (Güney Kore)

Çarşamba, Nisan 28, 2010



Film sepeti yazılarım yine gecikti ama sor bi niye.Şimdi izledim ben film ama biliyorsunuz film yazılarımı Güney Kore ve diğerleri olarak ikiye ayırıyordum ben.Bazılarında beraber verdiğim oldu ama genelde ayırmaya gayret ediyordum.İşin gerçeği vizeler ödevler dersler bide İzmit Bursa gezilerim ve haftanın iki günü hakemlik antremanlarına gidiyor olmam dolayısıyla biraz az izledim.Az izledim derken aslında yeterince izledim ama Güney Kore film yazısı yazacak kadar Güney Kore izlemedim.Ve diğer filmler için yazacak kadar diğer filmlerden izlemedim.İkisini toplayınca bir film sepeti yazısı yazabiliyordum bir hafta öncesinden.Neyse işte bu kez ikisini ayırmıyorum.Beraber yazıcam filmleri.Evet güzel filmler var yine sepette.Hemen şöyle bir karıştırayım sepeti.Bakalım neler varmış.




Speedy Scandal




Bu filme dikkat edin arkadaşlar.2009 Yılında Kore'de en çok izlenen film olmuş.Ben de merak ettim izledim.Çok da iyi ettim.Arkadaşla beraber kahkahalarla izledik.Çok keyifli,sıcacık on numara bir komedi filmi.Hani çok izlenmesi normal.Kaliteli çünkü.Konusu da ilginç azıcık bahsedeyim.NAM Hyun-soo çok popüler ve özellikle gençler tarafından çok sevilen bir yıldızdır.30 yaşındaki NAM Hyun-soo Radyo programcılığı yapmaktadır ve ilgiyle takip edilmektedir.Radyo programında dinleyicilerinden gelen ilginç hikayeleri de paylaşmaktadır.Bir gün bekar genç bir anne ona hikayesini yollar.Babasını bulmuştur ama karşısına çıkacak cesareti yoktur.NAM Hyun-soo,kızı cesaretlendirir ve babasının karşısına çıkmasına ikna eder.Ama olaylar burda kopar.Genç kızın NAM Hyun-soo dan cesaret alarak karşısına çıktığı babası NAM Hyun-soo un ta kendisidir.NAM Hyun-soo kabullenemez ama herşey doğrudur.Kız oğluyla beraber NAM Hyun-soo un peşinden ayrılmaz.Tabi bir yandan bu skandalın duyulmasını önlemeye çalışan radyo programcısı şimdi de arkasında dolaşan ve evinde yaşayan bu genç kızın sevgilisi olduğu söylentilerine cevap vermek zorundadır.Yani ortalık karışmıştır.Filmde izleyeceğiniz çocuk gerçekten harika.Bu yaşta bu yetenek.İlerde daha başka filmlerde de göreceğinizden emin olabilirsiniz.Mutlaka izleyin.Yıldızlı tavsiyemdir bu film.


Hello, Schoolgirl



İkinci filmimiz yine bir Güney Kore filmi.Tüm filmlere harika diyecek halim yok."Hello, Schoolgirl" ,kötü bir film değildi ama ben çok beğenmedim.Sıkıldım izlerken.Belki siz sevebilirsiniz.Konusu şöyle; KIM Yun-woo 30 yaşında bir bölge müdürlüğünde memurdur.Evlenmek için kendisine uygun birini aramaktadır ama bir çok başarısız buluşma gerçekleştirmiştir.Yeni taşındığı evin alt katında oturan 18 yaşındaki güzel bir lise öğrencisi olan KANG Sook ile karşılaşır.Ve bir şekilde daha sık karşılaşmaya başlarlar.Kız liseden mezun olunca KIM Yun-woo ile aynı yerde çalışmaya başlar.Kız aşık olmuştur adama ama adam eski sevgilisini hala unutamamıştır.İşte böyle bir hikayesi var.Gerisini merak eden varsa izlesin filmi.


More Than Blue (Hüzünden Öte)


2009 yapımı bu Kore Filmi kendini bana iki parçada izletti.Yarısını bir gün izledim diğer yarısınıda ertesi gün.Ama filmin ikinci yarısını izlerken bu yaptığımdan utandım.Çünkü sıkıcı gidecek diye ön yargıyla yarıda kestiğim daha sonra da sıkıcı da olsa izle yarım bırakma filmi diye tekrar izlemeye devam ettiğim bu film güzel denilebilecek bir filmmiş meğer.İzlemeye değer.Bakın ben filmin yarısında yaptıklarımı anlattım siz aynı hataya düşmeyin.OLdukça duygusal ve aklınızda yer edecek bir film.Konusu mu? ŞÖyle ; K ailesi tarafından terkedilmiş, Cream ise ailesinin tamamını bir trafik kazasında kaybetmiştir.Lisede tanışırlar ve bir süre sonra kız K'nın evine taşınır.Ama öyle sevgili felan değillerdir.Bazen abi kardeş bazen baba kız bazen de evet bazen de sevgili.Yani tam olarak karı koca değiller veya svgililer denilemez.Oysa K Cream den hoşlanmaktadır.Ona aşıktır.Ama açıklayamamaktadır.Cream ise yalnızlıktan korkmakta ve güveneceği birini arayıp durmaktadır.Sürekli arkadaş değiştirmesi K nın canını sıksada bişeyler yapmamaktadır.Ama bir gün fazla ömrünün kalmadığını örenince çok sevdiği,aşık olduğu kadını bir başkasıyla mutlu olarak görmenin gayreti içine girer.Aşık olduğu kadının iyi birisi ile evlenmesi bu dünyadan ayrılmadan önce görmek istediği son şeydir.K'nın bişeyler yapmasına gerek kalmadan Cream birini bulur.Filmin garip şekilde ilerliyor olmasının sebebi daha sonra anlaşılıyor.Orasını da izleyin görün.Benim tarafımdan onaylanmış kalite testini başarı ile geçmiş bir filmdir.Ağlamak için yada ağlamamak için kendinizi zorlamayın.Anı yaşayın.


Şeyyy.Ben filmleri beraber yayımlamaktan vazgeçtim.Bu da Güney Kore Film Sepeti olsun.Neden üç filmden sepet olmaz mı? Bal gibi olur.O kadar yorum yazdım.Bu kez üç filmle idare edin.Bazen 6 7 kore filmi birden veriyordum onlara sayın.Ben gidip servisten bilgisayarımı alayım şimdi.Hadi kendinize iyi bakın.İyi seyirler.


Paylaş
Read On 10 Yorum

Legend of The Al Karısı

Pazartesi, Nisan 26, 2010




Korku filmleri konusunda birkaç filmin dışında başarılı olmadığımız bir gerçek.Korku filmlerinin en can alıcı noktası bence gerçeğe yakınlık.İzleyen kişi filmde gördüklerinin başına gelme ihtimalini sıfır olarak görüyorsa bırakın korkmayı güler.Eğlenmesine bakar.Ama filmde ortaya koyduklarınız izleyen kişinin oda kapısının hemen dışındaysa işte o zaman işler değişir.

Hep aklıma gelmiştir ve sormuşturum kendi kendime "Anadolu'da kulaktan kulağa dolaşan efsaneler neden film olmuyor." diye.O kadar güzel ve o kadar ilginç efsaneler varki dinleyince yada okuyunca etkisinde kalmamak ve de hayran olmamak elde değil.Annemin komşu ziyaretlerinde muhabbet koyulaşınca bana sanki istemeden anlatıyor gibi gelen bu hikayelere kulak misafiri olmalarımdan sonra aklımda en fazla kalanı "al karısı" bence senaristlere bomba gibi malzemeler sunuyor.Valla hani elimde imkan olsa ben çekecem bu filmi.Hatta geçen arkadaşla konuştuk.Amatör bi "Al Karısı Filmi" çekelim mi? dedik.Daha önce kısa filmler yapmıştık.Ama onlar ders içindi.Adam akıllı bir film projesi hep aklımızda bizim.Neyse Türk Sineması adına daha profesyonel bir film olursa daha mutlu olacam.O yüzden bu efsaneden haberdar olmayan senaristlere sesleniyorum.Heyyy kime diyorum sen :) Bak süper karakterler var.Hem de gerçek bunlar.Yaşanmış olaylar var.Canlı tanıkları var.Al çek bi film.Gör bak dünyada bir numara olmazsan ben bişey bilmiyorum.Valla bak annem canlı tanıklardan biri mesela.Anlatır zaman zaman.Nerden çıktı şimdi bu "Al Karısı" diyenlere cevap vereyim sonra anlatacam bu efsaneyi.Bilmiyorum daha önce söyledim mi ben Malatya'nın Battalgazi İLçesine bağlı bir kasabada yaşıyorum. Daha doğrusu okul yüzünden yılın büyük bir bölümünde yaşayamıyorum ama sonuçta tilkinin dönüp dolaştığı dükkandır orası benim için.Geçenlerde Battalgazi Belediyesi'nin hazırladığı Battalgazi Kültür Envanteri adlı kitabı okudum.Çok şeyi bilmiyordum birçok yeni şey öğrendim.Battalgazi ve dolayısıyla Malatya Yöresi anlatılan Efsaneler kısmında ilk kez annemin anlattıkları dışında bir al karısı efsanesi gördüm.Tabi "Ben bunu biliyorduummmm" demeden edemedim.Neyse orada anlatılan Al Karısını gözümde canlandırınca annemin anlattığı ile çok benzeştiğini gördüm.Oysa annem herhangi kaynaktan okumamıştı onu.

Al Karısı Efsanesi dünyada özellikle Asya kıtasını içine alan çok geniş bir coğrafyada kulaktan kulağa dolaşan ve birbirinden bağımsız olmasına rağmen çok benzerlik gösteren bir efsanedir.Türklerin islamiyeti kabuluünden önce de var olan bu efsane Tüm Türk boylarınca bilinir ve anlatılırmış.Al Karısı daha çok yeni doğum yapmış kadınlara musallat olan kötü ruhlu korkunç bir yaratıktır.Uzun boylu uzun parmaklı uzun tırnaklı uzun saçlı yağlı,çirkin ve iğrenç yüzlü bir kadındır.Kocaman bir başı vardır ve saçları darmadağınıktır.Dişleri seyrek ve iri ayakları ise terstir.İşin daha ilginç yanı kılıktan kılığa girebilmektedir.Alkarısı, lohusanın yanına, değişik suretlerle gelir,bazen yakın bir akrabanın sıfatında, bazen çirkin bir kadın,bazen de kedi, köpek, keçi şeklinde Lohusa kadınları rahatsız eder ve kırkı çıkmamış bebeklerin ciğerini söküp almaya çalışır.Çünkü lohusa kadınların ve yeni doğan çocukların ciğerlerini yiyerek beslenir.Ama erkekten çok korkar ve erkek sesi duyar duymaz kaybolur,öksürüğü bile kaçıp gitmesine yeter.Bunun için Anadoluda kırkı çıkmamış kadınların yanında bir erkek bekler ve onu yalnız bırakmazlar.Daha çok kırmızı elbise giyerler, su başında ve ağaçlık yerlerde yaşarlarmış.Alkarısı, daha kapıdan içeriye girer girmez,lohusanın üzerine bir ağırlık çöker. Hasta, o anda, aniden kalkıp dua okursa,alkarısı kaçar. Ama, hiç bir şey yapamaz, bağırmak istediği halde bağıramaz, al karısına yenik düşerse de, ya ölür, ya da büyük bir hastalığa maruz kalırmış.Al Karısından korunmanın yörelere göre farklılıkları göze çarpıyor.Bazı yerlerde 40 gün boyunca ışığı kapatmamak bir yöntem olarak kullanılıyormuş.Kadın yalnızken uyumasın diye ağzına sakız koyulurmuş.Elazığ'da su süpürge ve Kur'an-ı Kerim konulurmuş başucuna.Ayrıca soğan ve demir çubukta konuluyormuş.Ve kadının başında bir erkek beklermiş.Al karısı kırmızıyı sevmezmiş.O yüzden hasta kadına kırmızı giysiler giydirilirmiş.Yine farklı yörelerde hastanın yanına soğan bıçak ekmek iğne su ayna tarak vs konulurmuş.Mesela bizim evde su ekmek ve Kur'anı Kerim konulurdu.Annem al karısının farklı kılıklarda kendisine geldiğini ve her seferinde son anda onun kılığına girdiği kişiler olmadığını farkettiğini anlatmıştı.Gecenin bi vakti o gün bizde olmayan anneannemin kılığında gelip annem yarı uyanık haldeyken bebeği istemiş annem de tam verecekken farketmiş kadının ellerini ve birden anlamış onun anneanem olmadığını.Çünkü anneannem bizde değilmiş ve saat geceyi geçiyormuş.Bir kere de dedemin kılığında gelmiş.Tabi çok kezde annemin uyanık olup olmadığını öğrenmek için fısıltılar halinde seslenmiş.



Ama bazı türleri de erkeklere ve genç kızlara musallat olurmuş.Bunlara değişik isimler verilmiş.Elazığ'da Kekoz,Malatya'da Hıbilik ve Albıs.Sadece bu iki yerde olan bişey değil elbette.Başta dediğim gibi çok geniş bir çoğrafyaya yayılmıştır.Aslında bunlar al karısı değildirler.Albıs,genç kızlara musallat olurmuş.Evlenmeyen bir kızdan türemiş bu yaratık genç kızların yanına giderek onların hastalanmalarına sebep olurmuş.

Birbaşka efsane de şu şekilde anlatılır

Alkarısı, bazen de lohusanın yanına, bir kuş şekline girerek
gelir. Buna, "Kuş boğması" adı verilir. Halkın inanışına
göre, al; kocaman bir kuştur, buna "alkuşu" denir. Alkuşu, lohusanın
yanıdaki bebeğe basarak, onu öldürür. Bu, eve girerken,
ağzı açık bir su kabı arar, bunun içerisine bir boncuk
atar ve sırada etrafa bir ışık saçılır. Kuş, bu ışıktan faydalanarak
bebeği öldürür. Suya atılan boncuğu, birisi görüp de eline
alırsa, kuş kaçamaz ve oradakiler tarafından yakalanır

Bu yüzden yeni doğum yapmış kadınların odalarında ağzı açık su kabı bırakılmaz.

Erkeklere musallat olan, Elazığ'da "Kapos", Bingöl'de, "Harparik",
Malatya'da "Kıbilik veya Hıbilik", Diyarbakır'da ise "Kepoz adı verilen bu yaratıkları Dr. Esma Şimşek'in "Al Karısının Türk Efsanelerindeki Yeri" adlı makalesinden alıntı yaparak anlatayım size;

Albasması, erkeklerde daha farklıdır. Bunlar, daha çok gece
uyurken, bir sesle uyanırlar. Gaipten gelen ses, bunları çok
uzaklara, tehlikeli yerlere kadar götürerek orada bırakır. Bazen
de, kedi, köpek, sırtlan, merkeb, gibi hayvan şekillerine
girerler.Çukurova bölgesinde ise, bu durum "Kırk
Basması" adı ile bilinmektedir ve umumiyetle, erkekler,
yastıklarının altına şalvar koydukları vakit olur. Şu anda hayatta
olan bir şahsımız, başından geçen "Kırkbasmasını" şu
şekilde anlatmaktadır : "Gece, üzerimde büyük bir ağırlık hissettim,
gözlerimi açtığımda, yanımda kısa kısa boyları olan kırk
adamlı karşılaştım. Bunlar, beni götürmek için uğraşıyorlardı.
Kimi kolumdan çekiliyor, kimi bacağımdan, kimisi üzerime
çıkıp, beni boğmaya çalışıyordu. O sırada, bazı akrabalarımı da
gördüm, ancak hiç birisi bana yardım etmedi. Bir ara, dua
okuyarak, biraz kendime geldim, o sırada baktım ki, gerçekten
yatağın dışına çıkmışım, sanki beni birisi tutup çekmiş.
Gözlerimi kapadığımda yine aynı kişilerle karşılaştım, yatağımı
değiştirip başka bir odaya gittim, ama kırk adam da arkadan
geldi. Neticede, bu durum sabaha kadar devam etti. Olanları
anneme anlattığımda, annem ; "Şalvarını yastığının altına
koyduğun için seni kırk basmış" dedi. Ancak, bu adamlar beni
çekerken, ayağımı da ters tarafa doğru büktükleri için, bir
hafta aksalarak yürüdüm ve ağrıyı hissettim




***
Halk inancina göre, lohusanin veya bebegin cigerini yemeye gelen alkarisi, bir takim hilelerle yakalanip, gögsüne bir igne saplanirsa, tekrar eski yerine dönemez, o aileye hizmet eder. Insan seklini alan alkarisi, gögsündeki ignenin çikarilmasi için sürekli yalvarir. Çünkü bu igneyi kendisi çikaramaz ve çikaramadigi için de kendi taifesinin yanina dönemez. Kendini evin hizmetine adayan igneli alkarisi çok güzel ve hizli ev isi yapar. Evin bereketi gün geçtikçe artar.

Bu anlatiya göre, hizmet ettigi eve ekmek yapmaya baslayan bir alkarisi su getirmek için kuyu basina gitmistir. Orada oynayan çocuklardan birini gögsündeki igneyi çikarmasi için kandirir. Çocuk igneyi çikarinca, kadin yedi yil hizmet ettigi eve dogru, "Evinizde hiç su bulunmasin; paranizin sayisini hiç bilmeyesiniz ve eviniz yaz kis odunsuz ekmeksiz olmasin" der. Çocuklara da suya atlayacagini, eger suyun üzeri kan olursa, yakinlarinin kendisini öldürmüs olabilecegini söyler. Alkarisi suya atlayinca, suyun üzeri kanla dolar. Kendi taifesi alkarisini öldürmüstür. O günden sonra da, bu ailenin evine hiç su bulunmaz, paralarinin sayisini bir türlü ögrenemezler ve yaz kis odunlari hiç eksik olmaz.



***
Genç bir delikanlı, dağda gezerken bir ev görüyor. Evde üç-beş tane kadın ve kız yaşamaktadır. Genç delikanlı, bunlardan birisine aşık oluyor ve evleniyorlar.

Gel zaman git zaman, gelinle damat kızın annesinin evine misafir oluyorlar oturup sohbet ediyorlar. Vakit ilerleyince genç adam yatıyor. Kızlar ve anaları sohbete devam ediyorlar. Kızların Annesi soruyor: "Kızım, nasılsın? Evliliğin nasıl, memnun musun?" diye. Kız, "Anne, çok iyiler; fakat insan ciğeri yemiyorlar." der. Annesi, "Köylerinde loğusa var mı?" diye sorar. Kız; "Var, ama çok iyi birisi. Yazıktır anne!" diyor. Annesi, oklavaya binip genç adamın köyüne gidiyor. Loğusa kadının ciğerini alıp geliyor. Közde pişirip yiyorlar.

Kız acıyor, "Anne, ölmüş müdür?" diyor. Annesi, "Ölmüştür ama kızım, eğer bu közlerden götürülüp ezilir ve suya atılıp suyundan geline içirilirse, loğusa kadın sağalır." diyor. Diğer tarafta uyur gibi gözüken genç adam, bunu duyuyor. Kadınlar yattıktan sonra genç adam, közden bir parça alarak doğru köye gidiyor. Al karısının anlattıklarını uygulayarak loğusa kadını hayata döndürüyor.



Ve daha anlatılan bir çok hikaye var.Kimine göre bu sadece bir efsane.Kimine göre ise tüm diğer gerçekler kadar gerçek.Ben bu dünyada yalnız olmadığımızı düşünenlerdenim.Ama konu böyle bir varlığın yada bu gibi varlıkların var olup olmadığını ortaya koymak değil,VAR OLDUĞU KESİN OLAN EFSANELERİMİZİN NEDEN FİLMİ YAPILMIYOR olduğuydu.İşte biraz bahsettim.Sizce de denemeye değmez mi?.Karakterleri ortaya çıkarmışlar zaten.Tüm korku unsurlarını kendiliğinden içinde barındıran enteresan bir efsane.Bence neden film olmasın ?


Read On 3 Yorum

Hayvan Mezarlığı | S.King

Perşembe, Nisan 15, 2010



Stephen King'in şimdiye kadar sadece bir kitabını okumuşum meğer.Oysa yaklaşık 6 ay önce aldığım 6 kitabın 3'ü Onunkiydi.Oyun'u gerçekten çok beğenmiştim.Tarzını çok iyi biliyorum diye düşünüyordum, aslında öyle ama neden sadece bir kitap okumuşum yada nasıl böyle bir kanı oluştu bende bilmiyorum.Sanki başka bir iki kitabını okumuş gibiyim ama yok okumadım eminim.Geçen hafta vizelerden dolayı kitap okuyamamıştım.Bu hafta iki kitap birden okuyorum.Biri Stephen King'in benden eski olan kitabı Hayvan Mezarlığı,diğeri daha önce başlayıp yarım bıraktığım Uçurtma Avcısı."Hayvan Mezarlığı" kitaplığın okumakta geç kaldığım kitaplar bölümünün raflarından alıp okuduklarım bölümünün raflarına koyduğum bir kitap.

Kitabın konusundan azıcık bahsedeyim.Louis Creed, karısı Rachel, kızı Elieen ve küçük oğlu Gage ile birlikte Chicago da Ludlow adlı bir kasabadaki ahşap evlerine taşınırlar.Louis doktordur ve üniversitenin kliniğinde çalışacaktır.Karşı komşuları olan yaşlı Crandall çiftiyle tanışırlar ve Jud Crandall ile Louis kısa sürede çok yakın iki ahbab olurlar.Her akşam Crandalların evinde oturup geç saatlere kadar muhabbet ederler.Yaşlı komuşu Jud,Ludlow'daki ormanda bulunan bir Hayvan Mezarlığından bahseder ve gidip görmek isteyip istemediklerini sorar.Louis'in kızı Elieen'in görmeyi çok istemesi ile daha sonra küçük kızı ve Louis'i etkisi altına alacak bu garip yeri ziyaret ederler.Ölüm kavramı hakkında ailenin tümünde bir eksiklik vardır.Louis ölümden sonra bir hayatın olduğuna inancı zayıf,Rachell kardeşinin küçükken gözleri önünde ölmesi üzerine girdiği psikolojik sarsıntı ile korkak,küçük kız Elieen ise günün birinde ölmesinden korktuğu çok sevdiği kedisi için endişelidir.Elieen'in endişesi Hayvan Mezarlığı ziyaretinden sonra başlamıştır ve tüm herkes böyle bir ziyaretten artık pişmanlık duymuştur.Eşi ve iki çocuğu yılbaşında kayınpederine gittiği bir sırada kızı Elieen'in kedisi Church,yolun karşısına geçerken bir arabanın altında kalır ve ölür.Ondan önceki gün Jud Crandall'ın yaşlı ve hasta karısının kalp krizi geçirdiği bir sırada yardım etmesi üzerine Jud,kızına en sevdiği kedisinin öldüğünü nasıl açıklayacağını düşünen Louis'in kediyi Hayvan Mezarlığına gömmesini önerir ve daha sonra başına geleceklerden hiçbir haberi olmayan Louis'i bu eski kızılderili mezarlığına götürür.Buraya kadar herşey normaldir ama artık sadece Jud ve Louis'in bildiği bir sır vardır ortada.Ama Louis'in anlayamadığı kabullenemediği bir sırdır bu ve korku duymaktadır.Church'u oraya gömdüğü için değildir bu korku.Louis'i korkutan Church'un garip bir halde yeniden eve dönmesidir .Eski kedi değildir o,çok farklıdır,gözleri sararmış pis kokulu,baygın ve saldırgan.Hafızasını yitirmiştir adeta ve evinde dolaşan bir ölüdür.Zamanla bu gerçeği kabullenir ama sırrını kimseye açmaz.Evinde dolaşan bu ölüyü artık çok sık düşünmemektedir.Herşey yeniden bir düzene girmiştir.Taa ki oyun oynadıkları bir sırada hızla koşan küçük oğlunun bir anda yola fırlayıp hızla gelen kamyonun altında kalmasına kadar....


Sanırım en heyecanlı yerinde kestim :) Ama yeter. Merak ettirmek için burada kesmek en iyisi sanırım.Stephen King'in en büyük özelliği bir olayın arkasındaki psikolojik yapıyı en iyi şekilde anlatabilmesi bence.Onu çok sağlam ve mantıklı bir psikolojik temel üzerine oturtabiliyor.Bu kitabında da böyleydi.Doğa üstü olaylarla bezeli okunası bir kitap diyorum ve burda bitiriyorum.Hoşcakalın :)

Bu arada Stephen King kitapta " Annem kedilerin eski tür kilitleri açmakta usta olduklarını söylerdi" diyor.Doğru mu lan bu?.Çünkü benim annem de öyle der.Ekmek pişirdikten sonra kuruması için misafir odasında gazetelerin üzerine sererdi onları.Sonra kapıyı kilitler kilidi de çıkarırdı.Kediler kilidi açabilir derdi.Ya kedilerin kilit açtıkları bir gerçek,ya da annem Stephen King'i okumuş.Bence kedilerin eski tür kilitleri açma konusunda usta oldukları gerçek... :)




Read On 6 Yorum

Açlık Oyunları | Film&Kitap

Çarşamba, Nisan 14, 2010


AÇLIK OYUNLARI FİLMİ...



AÇLIK OYUNLARI VİZYONA GİRİYOR...



Son yılların tartışmasız en ses getiren kitabı Açlık Oyunları.Muhteşem olay kurgusu ve karakterleri sayesinde kısa zamanda çok satanlar arasına girdi. Birinci kitabı bitiren ikincisini okudu. Ama ikinci kitap Ateşi Yakalamak ile üçüncüsü arasına uzun bir zaman dilimi girince herkes aynı anda aynı merakla bekler oldu serinin son kitabı olan Alaycı Kuş'u.İlk günden büyük bir rekora gideceğini tahmin ediyorum.Öyleki on binlerce üyeye sahip fan siteleri facebook grupları mevcut.




Kurgusu bu kadar çarpıcı ve aksiyon bu kadar yüksek dozda olunca kitabın filmi çekileceği dedikoduları çıktı ,ardından filmin yakında çekileceği duyurusu yapıldı.Bir yandan üçüncü kitap beklenirken diğer yandan film için geri sayım başlamış oldu.Karakterler okuyanlarda öyle bir yer etmiş ve kaflarda öyle kuvvetli canlanmış ki,filmde karakterleri oynayacak kişiler hayranları tarafından çoktan seçilmiş.Ve görülüyor ki zihinlerdeki canlandırma herkeste çok yakın benzerlikler gösteriyor.Bilmiyorum ama bu da galiba yazarın başarısı.İlk iki kitabı okumuş ve 27 Ağustos'ta çıkacak "Alaycı Kuş" u merakla bekleyen biri olarak film için de büyük bir beklenti içine girdim.Bugüne kadar kitaplardan sinemaya uyarlanan filmler tam istenildiği gibi olmadı.Okuyanların zihnindeki atmosfer ve karakterleri yansıtamadılar.Bu film için beklentiler bu kadar yüksekken, diğerleri kadar eleştiri alabileceğini tahmin etmek hiç te zor değil.Dedim ki kendi kendime,"Adamlar büyük olasılıkla kimsenin kafasındakini canlandıramayacak bari sen kafandakileri canlandıracakları seç." Oturdum beklentilerimi karşılayacak bir kadro hazırladım.



Kitabı okumayanlar bu kadroya okuyanların gözüyle bakamayacakları için sadece böyle bir kadro şöyle olur böyle olur demekten ileri gidemezler.Ama okuyanlar yaptığımı daha iyi anlayacaklardır.Kitapları okumadıysanız bence hemen başlayın.Keşke ben de şimdi başlasaydım hatta.Bu kadar ara girmemiş olurdu üçüncü kitap için.Sıcağı sıcağına okurdum "Alaycı Kuş" u.Yani diyeceğim o ki " Kitapları Okumak için en uygun zamanı yaşıyorsunuz" .Hadi görüşmek dileğiyle hoşcakalın mutlu kalın.






Paylaş






Edit :

AÇLIK OYUNLARI VİZYONA GİRİYOR...

Read On 35 Yorum

Hiç Bu Kadarını Bekliyordum 3

Cumartesi, Nisan 10, 2010

Bu günlerde blog aleminde hep bırakma veya ara verme yazıları görüyorum.Bırakın bu işleri arkadaşlar.Yani bırakma işlerini bırakın.Ara vermeye de ara verin.Bırakamazsınız hem.Farkında değilsiniz belki ama fena bağımlılık yapmıştır yazma işi.Bırakmaya karar verince daha iyi anlarsınız.Bazılarımız ruh halimiz neyse onu yazarken bazılarımızda ruh halinin orjine göre simetrisini yansıtıyor bloğunda.Biri çok neşeli mutlu bir hayatın aslında göründüğü gibi olmayan bir tarafını , ayakkabısının içine kaçan çakıl taşını anlatırken.Diğeri bloguna yansıttığı güllük güneşlik günlerinin aksine mutsuz huzursuz bir hayat sürüyor.Pollyannacılık oynayanlar da var yaşadığı buhranlardan bu yolla çıkabileceğine inananlar da.Yani "yazmak" sizi hain bir tuzağa düşürmüşken öyle çekip gidemezsiniz biryerlere.Akıllı olun. :) Bakın vizeler için bir hafta ara vereceğimi söylemiştim ama ben de yapamadım.Vizeler dün bitti zaten.Alakasız bir cümle olacak ama çıçıtlı kalemimin arkasındaki silgimi bugünlerde daha çok seviyorum ? Hiç bu kadarını bekliyordum aslında serisinin üçüncü yazısıyla başbaşa bırakıyorum sizi.Keyifli dakikalar.



İçinde eski milli futbolcularında olduğu koca koca insanlar son günlerde mahkemeler soruşturmalar tutuklanmalar ile gündeme gelmeye başladı.Fatih Akyel,Recep Öztürk,Cemil ve daha onlarcası tutuklanmış.Şikeyle alakalı olmasa bile Rıdvan Dilmen gözaltına alınmış,Tanju Çolak ifade vermiş.Arif Erdem Hasagiç vs önce göz altına alınıp sonra serbest bırakılmış.Hişt noluyo ya?.Hayır futbol bahisleri mi bizi bozdu biz mi bahis işlerine pislik karıştırdık anlayamadım.Haftasonu futbol hakemliği için kursa katılıyorum baştan soğutmayın nolur?Sakin olun.Kazandıklarınız yetmiyo mu?İddia vs cıks cıks.Ayıp.




Ekonomi haberi de vereyim mi hı :) Bak bugünlerde bu konuda Türkiye'nin yüzü gülüyor.Borsa zirvede dolar euro altın düştü TL'nin değeri artıyor.Borsa tarihinin en yüksek puanını yakalarken millet kimliği meçhul bir Türk'ün peşine düşmüş.Valla açıkcası bende merak ettim piyasaya bir anda 7.1 milyar lirasını koyan bu adamı.Ama ismi sır gibi saklanıyor.Önümüzdeki günlerde ortaya çıkacağını yada çıkarılacağını tahmin ediyorum.Aslında korkutmamak lazım bi yandan.Bu kadar paranın piyasadan çekilmesini hiçbir ülke istemez.Tabi bu kadar parayı nasıl nerde ne yolla kazanıldığı konusu da mühim.Zenginin parası züğürdün çenesini...


Messi mesSİ MESsi...O bir insan.Evet bugünlerde kimse insan ve Messi kelimelerini bir arada kullanmasa da o bizden biri.Yiyor içiyor uyuyor nefes alıyor.Bi ara Hıncal uluç bişey söylemişti."Messi ile Ardayı değişsem Messi'nin üzerine ne kadar para veriyorsunuz diye sorardım" şeklinde bişey demişti.Şimdi gidip ne demişti yav deyip arayamam.Ama emin olun böyle demişti.Böyle bişey diyerek Messi her gol attığında kendisini aklıma getirmesine yol açtığı için manevi tazminat davası açsam mı acaba?.Hayatıma girmeye hakkın yoktu Sn Uluç.Şaka bi yana Messi gibi bir futbolcuyu futbol hayatında izleyerek canlı bir tarihe şahitlik ediyoruz farkındamısınız.?



Türkiye'de iki sazan türü tespit edilmiş.isimlerini de Barbus (Bıyıklı Balık) Nilüferensiz ve Sgualius (Tatlı su kefali) Kottealti koymuşlar.Üç kez ezan felan okumadıysanız değişin şu isimleri bence.Biri Nilüfer Çayında bulunmmuş diye Nilüfere benzer bir isim ama diğeri sallamasyon.Yani latinceye benzesin diye tööbe tööbe..Bi kere de bizim mahallenin çeşmesininden balık düşmüştü güğüme.Adını "Çeshmehauzos" koyalım demişti Hafize Teyze.Yok olmaz dedim.İsim verme ayini sırasında susuzluktan ölmüştü zavallı.Biz ölüm nedenini suzuzluk olarak geçirmiştik kayıtlara.İsim vermek önemli vesselam.



Şu yandaki fotoğraf varya tam bir fiyasko.Türk yoğurdu ama İsveç malı,mallar yoğurt kabının üzerine neden böyle kıllı bir adamın fotoğrafını koymuşlar diyordum ki adam Türk değilmiş yoğurt firmasına dava açmış.Meğer 'Yunan'mış.Yok adam Türk olarak anılmaktan Türk olarak gösterilmekten rahatsız olmuş ama bence çok iyi olmuş.Bi kere çok rahatladım o adamın Türk olmadığına.Yani çok makbule geçti böyle bi dava.Çok iyi de oldu çok güzel iyi oldu.Ama lakin ki öyle değildir :) (Bkz Kardeş ne diyorsun sen)


İngiltere'nin Shropshire bölgesindeki çiftçiler telef olan koyunları için uzaylıları suçlamış.Ufolarla geliyorlar buralarda çalışıyorlar turuncu da bi ışık salıyolar yukardan o yüzden koyunlarımız ölüyor demişler.He hacı uzayların işi gücü yok senin koyunlarını öldürüyorlar.Hem bizde bi film vardı Davaro diye.Hıyartoların Davaroların davarlarını vurması sonucu Davarolar Hıyartoların hıyar tarlasına girip hıyarlarını yemesi sahnesi geldi aklıma şimdi.Buradan Amerikan halkına sesleniyorum bu işin sonunda ağzınıza gelmesini beklediğiniz hortum başka bir yerinize girer.Ne mi yapalım diyorsunuz?Tek bişey.Kıbleyi hesap edin.


Yukardakiler için hiç bu kadarını bekliyordum aslında demedim ama yani dememe gerek varmı ?




Paylaş
Read On 16 Yorum

Portsmouth ve Ay | Yıldız

Perşembe, Nisan 08, 2010

İngiltere Premier Lig takımlarından Portsmouth’un ambleminde ay yıldız olmasının sırrının çözüldüğü iddia ediliyor.Meğer bu takımı II.Abdülhamit istihbarat amaçlı olarak kurmuş ve futbolcu transferlerinden bile istihbari açıdan yararlanmış.Bu olay gerçek mi değil mi bilmiyorum ama Abdülhamit'in Osmanlı Padişahları arasında en zeki olanı olduğunu biliyorum.Hatta Alman İmparatoru Bismark onun için şöyle demiştir

"Dünyâda yüz gram akil varsa, bunun doksan grami Abdülhamîd Han'da, bes grami bende, kalan bes grami da diger dünyâ siyâsîlerindedir..."


Onun o dönemde oluşturduğu Yıldız İstihbarat teşkilatının ne kadar etkin olduğunu ve CIA in ondan esinlenerek kurulduğunu biliyor muydunuz mesela? Jurnalci denilen ve Yıldız İstihbarat teşkilatına bilgi sızdıran hafiyelerin bile Abdülhamit'in adamları tarafından izlendiğini öğrendiğimde teşkilata ne kadar önem verdiğini anlamıştım.Önem vermeliydi çünkü her an suikast tehdidi altındaydı.Amcası Sultan Abdülaziz’in bileklerini keserek intihar ettiğine o da inanmıyordu.O da biliyordu ki haince katledilmişti.Hem de odasına girecek kadar güvendiği birisi tarafından.Suikaste kurban gitmişti.Herkes gibi O da emindi.Çünkü hiç kimse iki bileğini birden kesemezdi.Onun bu istihbarat gücünü kıskananlar onu korkaklıkla suçladılar.Ama korkması çok normaldi.Amcasının temiz kalpli olmasından dolayı Kardeşi Sultan Murad Han’ın ise güçlü bir istihbarat gücü olmadığı için öldürüldüğünü biliyordu.Sultan Murad Han kendisini öldürmek için odasına giren Hüseyin Avni Paşa’nın boğazına dayadığı bıçağı görene kadar kendisine suikast planı yapıldığından habersizdi.Abdülhamit Han’ın korkması normaldi.Çünkü en yakın kişi olan Sadrazam’ı bir haindi.Kendisine en yakın kişi bir İngiliz Ajanıydı.Bunu öğrendiğinde şöyle demiştir.” Yabancı devletler kendi emellerine hizmet edecek kimseleri vezir ve sadrazam mertebesine kadar çıkarabilmişlerse, devlet emniyet içinde olamazdı. Doğrudan doğruya şahsıma bağlı bir İstihbarat Teşkilâtı kurmaya, bu düşünce ile karar verdim. İşte düşmanlarımın Jurnalcilik dedikleri teşkilât budur”Üstelik devletin hazinesinden hiç faydalanmamış tamamen kendi maaşı ile idare etmiştir bu teşkilatı.İstihbarat Teşkilatı o kadar genişmiş ki halktan habersiz olmakla suçlanan Sultan "İmparatorluğun dahilinde cereyan eden hadiselerden haberdar olmadığımı söylüyorlar. Halbuki istihbarat teşkilatım o şekilde kurulmuştur ki, hiçbir şey benden saklanamaz...Fevkalade işleyen istihbarat teşkilatımın sayesinde ,kimin ne dediğini, kimin evinde ne söylendiğini gayet iyi biliyorum..." demiştir.Ülkeye sık sık giriş çıkış yapan bir yabancı bir diplomatı aylarca izletmiş ve kumar zaafının olduğunu öğrenmiş.Bir gün her şeyini kaybedince bu diplomat,adamı huzuruna getirtip tüm borcunu ödeyeceğini söylemiştir.Ve ödemiştir.Ama yurt dışından bilgi getiren bir jurnalci olması karşılığında.Şu an Dünyadaki istihbarat Teşkilatlarından bile daha büyükmüş Yıldız Teşkilatı.Dünyanın dört bir yanından saraya ayda 3000 den fazla jurnal geliyormuş.Jurnallerin büyük çoğunluğu-ki tüm dünyanın bize oynadığı oyunlar,iç ve dış tehditler,içimizdeki devlet düşmanlarının listesi.Kısacası ülkenin varlığına kasteden herşey o belgelerde saklıydı-Yıldız Sarayının kundaklanması sonucu kül olmuştur.Yıldız Teşkilatının nasıl bu denli genişleyip büyüyebildiği bugün istihbaratta en ileri noktada olan ülkelerin bile açıklığa kavuşturamadığı bir konu.


Daha bir çok not vardı.Çok geniş bi araştırma yapmıştım zamanında.Üniversitenin ilk yılında “Yıldız İstihbarat Teşkilatı” hakkında sunum yapmıştım.Daha buraya yazmadığım o kadar şaşırtıcı gerçekler var ki.Dinleyenler büyük sessizlik içinde dinlemiş ve çok memnun olmuşlardı.Şu yukarda anlattıklarım Abdülhamit’in İstihbarat Teşkilatının büyüklüğünü anlatan küçük bir kısmı.O yüzden İngiltere Premier Lig takımlarından Portsmouth’un II.Abdulhamit tarafından kurulmuş olabileceği gerçeği gülünç gelmesin kimseye.Kendinize iyi bakın.Hoşcakalın.
Read On 2 Yorum

Film Sepeti 5

Cumartesi, Nisan 03, 2010


Vizelerden önce bir film sepeti daha hazırlayayım dedim.Malum film sepeti doldurmayalı uzun zaman oldu.10 günlük bir ayrılıktan önce süper filmlerle geldim karşınıza.Sizin de benim gibi vizeleriniz varsa bu posttan uzak durun.Korkmayın post bir yerlere gitmiyor.Vizelerden sonra izlersiniz artık.Ne demiş ünlü şairimiz ;Sevgiliyken dost olunmaz,vize haftasında post okunmaz




The Greatest Game Ever Played





Yıllar yıllar önceydi.Henüz "Ah ah nerde o lise yıllarım" demediğim senelerin birinde televizyondan izlemiştim bu filmi.Düşünün daha Will Smith'in Will Smith olduğunu bilmiyorum.O kadar beğenmiştim ki filmi günlerden bir gün öss çalışmaları için sınıfça kamp yaptığımız yurtta film izlemeye karar verdiğimizde bu filmi önermek istemiş ama adını bilmediğim için filmciye "Ya böyle golf'la alakalı siyahi bi adam oynuyo" felan demiştim.Adam da "valla bilmiyorum da bende golfla alakalı bir film var" demişti.Filmin kapağında hiç siyahi bi adam yoktu ama yine de belki o filmdir diye almıştım.Arkadaşlar da kendi filmlerini izleriz diyereten başka film almışlardı.O zaman ne dedim ne ettimse artık önce benimkini izlemeye karar vermiştik.Film o film değildi ama "İyi ki değildi" dedim.Çünkü gece 12 de başlayıp 2 buçuk gibi bitirdiğimiz film, herkesin izlediği için mutluluk duyduğu sıcacık ve farklı bir filmdi.Filmin aradığım film olmadığını anladığım an ile izlememizi istediğim filmin o olduğunu anladığım an hemen hemen aynı andı.15 20 kişilik bir grubu gecenin 2 buçuğuna kadar kendi istekleriyle ayakta tutmak ve hepsini memnun etmek bu kadar kolay olamazdı.Ama oldu.Filmin adı "The Greatest Game Ever Played". Türkçeye "Hayatımın Maçı" olarak çevrilmiş.Gerçek bir hikayeden alınmış filmin farklı bir atmosfere sahip olduğunu daha ilk dakikalarda anlıyorsunuz.Muhtemelen izlediğiniz en iyi spor filminin bir golf filmi olacağını aklınızın ucundan bile geçirmiyorsunuzdur.Filmden beklentilerinize tavan yaptırmak istemiyorum ama golf'u bu filmle birlikte seveceğinizden eminim.Ailecek izlenebilecek muhteşem bir başarı filmi.Mutlaka izleyin.Altyazılı olarak izleyecek olursanız yardımcı olayım Buradan lütfen.

Bagger Vance Efsanesi




Aslında ilk önce o tv den izlediğim golf filmini anlatacaktım ama ister istemez ikinci filme kaydı cümlelerim.Golfla alakalı izlediğim ilk ama adını öğrendiğim ikinci golf filmi.İsmini de yine tv de tekrar verdiklerinden öğrenmiştim.Will Smith'in oynadığı ve bana golf'u sevdirerek kendisini ararken başka süper bir golf filmini buldurtan bu filmin adı "Bagger Vance Efsanesi".Yaklaşık 10 yıllık bir film olsa da çok bilinmediğini gördüm.Bildiriyorum işte izlemeniz lazım.Arkadaşlar Will Smith diyorum beni daha neden yoruyorsunuz :) Buyrun arkadaşlar.


Happy Gilmore



İki golf filmi birden verince acaba bu film sepetini golf filmleri sepeti mi yapsam diye düşündüm ve oturdum başka bir golf filmi daha izledim sizin için :) Adam Sandler vardı bu kez.İzlemeye onunla başlayayım dedim iyi de ettim."Happy Gilmore" diğer ikisinden farklı olarak baştan sona kahkahalarla güleceğiniz harika bir komedi filmi.Farklı olan kısmı "harika" olması değil yalnız.Çünkü diğerlerinin de harika olduğunu söyledim.Farklı olan kısmı komedi filmi olması.Türkçeye çevirelim derken filmin adını "Mutlu Gilmore" olarak aktarmışlar ki yok artık dedim."Happy" filmde Adam Sandler'in adı.Happy Gilmore.Gülmek istiyorsanız başka filmler de var ama buna nolmuş ki :) İzleyin işte.

Cennetimden Bakarken (The Lovely Bones)



Cennetimden bakarken.Arkadaşlar film dediğim şey işte bu.
Daha nisana yeni girmemize rağmen bu yıl izlediğim en iyi film ilan ettim.Avatarmış felan palavra.Görsellik mi al sana görsellik.Gerilim mi al sana gerilim.Oyunculuk mu al sana oyunculuk.Konu hikaye artık herneyse al.Rüya gibi.Fantastik.Valla bilmiyorum ben çok beğendim.Uzun zamandır bu tarz film seyretmemiştim.Daha doğrusu bu tarz olupta bu kadar beğendiğim bir film olmamıştı.Çok küçükken.Muhtemelen 6 7 yaşında İzlediğim bir film vardı.Adını bilmiyorum.Konusu bile tam olarak aklımda değil.Göz Kıskancı mıydı Göz kıskançlığı mıydı neydi.İki kardeş; birinin gözleri çok güzel ama bişey oluyo galiba ölüyodu çok değişik bi filmdi.Anlatamam.Bilinçaltımda yer etmiştir ve bazen aslında öyle bir filmi hiç izlememiş olabilirim diye düşünürüm.Sadece bir rüyaydı belki derim.Ama bu filmin gerçek olduğunu gerçekten izlediğimi biliyorum.
Adını da biliyorum "Cennetimden Bakarken". Benim Tüm ödüllerimi aldı.Mısır tarlası buğday tarlası,başakların arasında koşarken kendini denizin ortasında bulması çok hoşuma gitti.Çekim açıları,filmdeki görsel şölen zaten büyülemeye yetiyor.Cennet tasvirleri ve bilinçaltınızdaki anlaşılmaz şeyleri tam istediğim karmaşıklıkta verebilen süper bir hayal gücü.Filmin yönetmen Peter Jackson a tebrikler.İzleyin dememe gerek yok sanırım daha ne diyeyim ki.. Burdan.

Evdeki Düşman(Orphan)



Evdeki düşman filmini izlemediyseniz ve izlemenize değecek bir film tavsiyesi istiyorsanız listeye ekleyebilirsiniz.Çok iddialı olmasa da gerilim tarzı filmler arasında beklentilerinizi boşa çıkarmayacak türden.İzlemeye değer.Zaman kaybı olmayacağının garantisini isteyen varsa verebilirim.Özellikle Eshter rolüyle Isabelle Fuhrman büyük iş çıkarmış görünüyor. Online izleyeceğiniz bir adres vereyim.


Romulus,My Father




Romulus,My Father 2007 Avustralya yapımı gerçek yaşam öyküsÜnden alınmış bir dram filmi.Gözlerden uzak bir filmin farkına varabilirmiyim diye izleme listeme almıştım.Ama siZ almayın.Hikaye yazar Raimond Gaita'nın dramatik anılarını anlatan bir film.Adamın yaşadıklarının film olacak türden olduğu düşüncesi izledikten sonra bana kalan tek şey oldu.Çok bi numarası yok.Ödüller felan almış olsa bile önemli bir yazarın hayatının bir kesitini aktardığı için verildiğini düşünüyorum bu ödüllerin.Çok mu kötüydü hayır ama üzgünüm tavsiye edemem burdan.Filmden bir alıntı yapayım çok hoşuma gitmişti bu söz "Harcamaktan zevk aldığın vakit,harcanmış vakit değildir". Yine de izleme şansı vereyim değil mi?



Paylaş
Read On 4 Yorum

.........♫ Ne Dinliyorum ♫.........


Angus & Julia Stone - Paper Aeroplane
Ne Dinledim ?              Ŧคtเђ

Son Güncelleme

  • Le Renard Et L'enfant - Yıllar önce izlemiş olduğum ve belirli aralıklarla defaaten izleyip nasip olursa bir kaç kez daha izlemeyi düşündüğüm benim için özel bir film...
    10 ay önce

------------Süper Lig--------------



Ne Okuyorum ?

Nice Things

Haftanın Blogu                     Haftanın Yazısı

Haftanın Videosu              Haftanın Fotoğrafı

Herkesin Bir Popisi Vardır

Related Posts with Thumbnails

Sohbet Koyu.. Sen de Katıl !

................Çay da var hem. Çay içen mi?...........


................Çay Erdal Bakkal'da içilir ................

Son Yorumlar