Nays T!ng
"Gerçeğ!n Kenarından Hayatın Düzen!ne..."

Paradise

Salı, Aralık 18, 2012

Bilişim, dünyamıza o kadar iyi adapte oldu ki sağladığı kolaylıklar kolaylık sağladığı alanlara sığmıyor bazen. Mesela okurken hoşuma giden bir cümleyi kitaptan bulmaya çalıştığımda ctrl f diyebilsem diyorum. Sayfa sayfa bakmasam da tak diye çıksa. Televizyonun kaybolan kumandasını çaldırarak bulabilsem. Çorabımın kayıp tekini arama çubuğuna yazsam. Biri bir yerlerde benden bahsettiğinde mail gelse mention sistemi gibi. Gerçi kulak çınlaması bir miktar benziyor mentiona. Hatta daha gelişmişi diyebilirim. Mentionun iyi mi kötü mü olduğunu twitter henüz söylemiyor zira. Ama kulak çınlaması öyle mi? İyi konuşuyorsa sağ ; kötü konuşuyorsa sol çınlar vs. Bunun gibi şeyler daha çok olsa işte. Bazen yeniden başlatabilsek kendimizi. Geri alabilsek hatalarımızı ctrl z kadar hızlı ve kolayca. Çoğaltabilsek güzellikleri "copy paste" ile. Bazen basabilsek formatı hayatımıza. Next next diye kurabilsek güzel bir yuvayı. Şu sıralar en çok bir imlece ihtiyacım var. Aylardır dokunulmamış geri dönüşüm kutusu gibi hayatım. Başımın üstünde sağ tıklayıp boşalt diyebilsem mesela. Masaüstüm yüz tane yeni klasörle dolmuş benim. Kırık linkler kalbimde. Geçersiz kısayollar aklımda.

Neyse kapatıyorum.

(Söyleyecekleriniz bitmedi. Kaydetmediğiniz takdirde son düşündüklerinizi kaybedebilirsiniz)

Kapatmaya zorla !

Shutdown

Read On 6 Yorum

Dip Dalga | Fatih Bayhan

Pazartesi, Kasım 19, 2012

Fatih Bayhan , inceleme ve araştırma dalında 2003 ve 2007 de "Yılın Gazetecisi" , 2009 da ise "Yılın Yazarı" ödüllerinin sahibi olsa da adını en çok yakında çıkacak olan"Mustafa'dan Kemal'e Atatürk"  adlı kitabında yer alan Atatürk'ün Malatyalı olduğu iddiası ile duyurdu. Atatürk'ün Malatyalı olup olmadığı tartışmalarının giderek alevlendiği günlerde artan terör olayları bu tartışmaları da gölgede bırakmıştı. Basın bu iddiaları yeniden gündeme getirmeyi kitabın çıkacağı tarihe ertelemiş gibi görünüyor.Benim bu isme aşinalığım aldığı ödüllerden beridir diyemem. Kitabını alıp okuduktan sadece bir hafta sonra gündeme bomba gibi düşen iddiaların sahibinin Fatih Bayhan olması şaşırtmıştı beni. Yeni öğrendiğim bir kelimenin aynı gün başka bir yerde hem de konunun bütününü anlayabilmem için en kritik noktada kullanılmış olmasının eminim bilimde bir karşılığı vardır. Neyse bu tuhaflıkları ilerde konuşuruz. Size okuduğum bu kitap hakkında bir kaç şey söylemek istiyorum bugün.

Kitabın adı Dip Dalga. Aslında kapak tasarımı kitabın orjinal adı konusunda karmaşaya yol açmış gibi geldi bana. Kitabın adı dış kapakta "Dip Dalga Davutoğlu" gibi duruyor. İç kapakta "Dip Dalga : Türkiye'nin Stratejik Aklı Davutoğlu" . Aslında tam ve doğru adı "Dip Dalga" . Konusu ise "Türkiye'nin Stratejik Aklı Davutoğlu". Eğer kitabın orjinal adı konusunda ben yanılıyorsam başta söylediğim - Kapak tasarımı karmaşaya yol açmış - tespitimde ben haklıyım demektir.


Okumaya başlamadan önce Dip Dalga'nın anlamını bilmek gerek ancak kitapta bu kavramdan bahsedilmemiş. Bence bu önemli bir eksiklik.. Peki nedir dip dalga ? Mecaz anlamına değinmeden önce "yüzeyi sessiz sakin olan okyanusların derinlerinde meydana gelen güçlü akıntıdır" diyerek gerçek anlamını belirtmiş olayım. "Dipten gelen dalga" şekliyle gerçek anlamını alıp "toplumsal ve siyasi bir terimdir" dipnotuyla çarpıştırırsak tam olarak "Dip Dalga" nın manasını elde etmiş oluruz. Sessizce güçlü bir şekilde gelip sonrasında kolay kolay başedilemeyecek  büyük değişimler ve etkiler meydana getirmek. Tsunami de bir dip dalganın sonucudur, Arap baharı da. İkisinin de sebepleri köklü ve derindedir.


Kitabın içeriği ne peki ?   diye sorarsanız. Öncelikle uyarımı yapayım ; Ne Ahmet Davutoğlu hayranları  kapağına bakıp büyük beklenti ile alsın bu kitabı ne de hükümet karşıtları önyargı ile yaklaşıp uzak dursun. Kitap Ahmet Davutoğlu'nun biyografisine çok fazla yer vermiş değil. Daha çok Türkiye'nin dış politikasının tarih içindeki genel seyri ve son on yıldaki Davutoğlu etkisi üzerine bir inceleme. Davutoğlu'nun akademisyen kimliğinin yani "Hoca" oluşunun  ve Mevlana şehri Konya da yetişmesinin kendisine kattığı birleştirici ruhun devlet adamlığı kimliğiyle  dış politikaya nasıl yansıdığını anlatıyor yazar. Son on yılda sürdürülen dış politikanın mercek altına alındığı kitapta Avrupa Birliği, Rusya, Amerika, Almanya, Suriye, Fransa, Ermenistan ve daha onlarca ülke ile yaşanan sorunların geçmişi ve son durumu hakkında akıcı bir şekilde bilgi veriliyor. Kıbrıs sorununda son durum ne ? Ermeni sorunu ne durumda ? Avrupa Birliği yolunda neredeyiz ? Eksen kayması var mı ? Suriye krizinde Türkiye ne yaptı ? Balkanlarda neler oluyor ? ... Belki yüzlerce sorunun cevabını en anlaşılabilir şekilde bu  ince kitapta bulabilirsiniz. 



Ahmet Davutoğlu'nu anlamak bu kitapla mümkün değil elbette. Bunun için  kendi yazdığı kitaplara bakmakta fayda var. Her ne kadar dili biraz ağır gelecek olsa da Ahmet Davutoğlu'nun "Stratejik Derinlik" kitabı mutlaka okunmalı. Ben bir kaç yıl önce aldım, okumaya başladım ama anladım ki bir çırpıda bitirilecek bir kitap değil. Belki 600 sayfanın her biri için başka bir kitap yazılabilir. İster sevin ister sevmeyin Dış Politikamız ona emanet. Ülke içinde olup bitenler gelip geçici ama dışarda yapılanları dünya kaydediyor. Onları silmek mümkün değil. Davutoğlu ise ne yaptığını iyi bilen biri. Bir yolu var, bir çerçevesi, görüşü, felsefesi var. Bunlar da öyle gizli saklı şeyler değil. Kitaplarında açık açık yazmış.Yaptığı tespitler ve sunduğu reçetelere kendisine muhalefet edenlerin bile itiraz edebileceğini düşünmüyorum. Biz dış politikamızı emanet ettik ama uluslararası otoriteler dünyanın emanet edildiği dört kişi içinde gösteriyor onu. Tabii Wikileaks  en tehlikeliler arasında gösterse de onu.


Neyse başlıktaki kitaba dönelim. Kitap hem Ahmet Davutoğlu hem de dış politika hakkında çok çok derin bilgiler içermiyor olsa da normal bir vatandaşın "Türkiye dışarda kimlerle ne sorunlar yaşadı ve yaşıyor ?" sorusuna çok anlaşılır bir şekilde cevap verebilecek bir kaynak niteliğinde. Arkadaşınız olarak söylüyorum ; size bir şeyler katacak faydalı bir kitap. Okuyun derim.
Read On 2 Yorum

Naber Dünya ?

Salı, Kasım 06, 2012


Bloga iki hafta yazmayacaksın deselerdi inanmazdım. Biriniz de sormadınız "Öldün mü Fatih ?" diye. Yok yok soranlarınız var. Ve onlar neler olduğunu neler yaşadığımı bilen özel insanlar olarak kombineye sahip oldular hayatımda. Artık kolay kolay neler yaşadığımı ve neler hissettiğimi yazmam buralara. Sanki çok merak ediyordunuz da. Hem kim ne yapsın benim sıkıcı hayatımı, hedeflerimi, çabalarımı... Yok şöyle yapmak istiyorum da , yok bunu yapacam da, yok olmadı da.. Bi kere tarih hayal edenleri değil gerçekleştirenleri yaz.. Ne diyorum lan ben. Olum yeminlen bilinçaltımızı ele geçiriyor bu Ağaoğlu.. Sübliminal reklamlar mı kullanıyor acaba bilinçaltımıza binalar dikmek için. Neyse size şimdi ruhumdan ve ruhaniyetimden sıyrılarak hazırladığım son derece gereksiz bilgiler vereceğim. Dilinize dolanan iğrenç bir şarkı kadar rahatsız edici, kaldırımda yürürken hafızanıza kazınan mide bulandırıcı bir reklam yazısı kadar akılda kalıcı şeyler olmasa da amerikan seçimleri kadar güncel şeyler bunlar.

Msn kapanıyormuş ya la ! "Microsoft To Kill Windows Live Messenger", "Windows Live Messenger will die" diyor gavurca sitelerde. Şimdiki ergenler bilmez ama 5 6 yıl önce ergenlik vazifesini yerine getirmiş şimdiki gençlik ve hatta orta yaş sendromu yaşamış ve yaşamakta olan evli barklı insanlar çok iyi bilirler Msn nin ne demek olduğunu. Hani yaşlıların her fırsatta verdiği sosyal mesaj var ya " Eskiden yokluk vardı. Şimdi her şey bol. Ama kıymet bilen kim ?" Heh işte aynen böyle bir durum söz konusu. Şimdi twitter var, facebook var, whatsapp var, ins var cins var.. var oğlu var.. Ama eskiden buralar hep yeşillikti. Msn yeşilliği vardı.. Bilgisayara ilk msn kurardık la. Driverları yüklemeden, winrar ı kurmadan msn i kurardık. Bilgisayarla birlikte açardık onu. Titreşim göndererek sinir ederdik arkadaşlarımızı.. Hatta plus diye bir eklenti ile iki üç hesabı aynı anda açık tutardık tüm gün.. Hey gidi günler.. Günlük hayatta ağzımızdan çıkan herşey anında twitterdan yayınlansaydı "Meseneden gönderiyom bak" cümlesi TT listesinden hiç düşmezdi. Yani bizim için o bir efsaneydi demek istiyorum. Bir sürü mail gelirdi "eğer şuraya tıklamazsanız Msn paralı olacak" diye. Bak şimdi ne oldu? İleti geldiğinde çıkan ses. O ses geldiğinde yaşanan heyecanın zaman zaman sinire dönüşebilmesi. Gün gelecek o lanetimsi sesin bile nostaljiler arasına katılacağı kimin aklına gelirdi. Ama ben demiştim. Saçmalamaktan çekinmediğim yakın arkadaşlarıma sorabilirsiniz. Demiştim ; Gün gelecek gençler büyüklerine soracak "Msn mi, o da ne ?" diye .


Bir internet sitesi sadece 5 dolar karşılığında 1,1 milyon Facebook kullanıcısının profil sayfalarıyla birlikte isim soy isim ve mail adreslerini sattığını duyurmuş. Bir internet pazarlamacısı durumu farkedip Facebook'a bildirmiş. Facebook bunun gizli kalmasını iştemiş ama görünen o ki bu teklif kabul edilmemiş. Durumu facebook'a bildirmesi komik çünkü facebook yöneticileri bunu bilmiyor olamazlar. Hatta facebook tam olarak bunu yapıyor. Kullanıcılarını satışa çıkarıyor. İstenilen yaş aralığında , istenilen cinsiyette, istenilen zevklere ve ilgilere sahip 1 milyon kullanıcıyı belli bir para karşılığı satıyor. Bu olayda karlı çıkan tek kişi o uyanık internet pazarlamacısı. Artık adını tüm dünyaya duyurmuş durumda. İşleri açılacaktır.

Geçen gün bir arkadaşımdan mesaj geldi. Şu tarihlerde google a ve youtube a girmeyelim. Çünkü o gün google ve youtube da Peygamber Efendimize ve İslama hakaretler içeren film yayınlanacak. O tarihlerde kullanmadığımızda google 250 milyon dolar zarar edecek şeklinde bir mesajdı. Bence gayet medeni bir tepki bu. Yakıp yıkmak saldırmak öldürmek çözüm olmadığı gibi o filmi yapanların amaçlarına ulaşmasını da sağlıyor. Provoke etmek istedikleri bu kadar açıkken kalkıp film ile alakası olmayan masum insanları öldürmek zaten İslam'ı anlayamadığını gösteriyor bence. Tepki verme demek değil bu. Ama medeni bir şekilde. Mevlana ne güzel söylemiş "Köpeğin dili değdi diye deniz kirlenmez" . Bu konuyu geniş bir akraba toplantısında tartıştık geçenlerde. Ben de google için 250 milyon doların çok büyük bir zarar olmadığını adamların üçüncü çeyrek raporlarını yanlışlıkla 8 dakika erken açıkladıkları için 22 milyar dolar zarar ettiklerini ancak bunun karşılığında sahibinin sadece biraz üzgün olduğunu söyledim. Ama Hz İbrahim'i ateşe attıklarında ateşi söndürmek için su taşıyan karıncaya senin bir damlan ne işe yarar ki diye sorduklarında verdiği cevap google a verilecek zararın önemini açıklamak için yeterli bence ; Maksat tarafım belli olsun .


Bu günlük bu kadar yeter. Görüşmek dileğiyle.



Read On 6 Yorum

Cırt Cırt

Cumartesi, Ekim 06, 2012


Ben bu alemin, bu kainatın tesadüfen ve kendi kendine oluştuğuna değil müthiş bir denge ile en güzel şekilde tasarlandığına inanıyorum. İnsanlar, hayvanlar, bitkiler, moleküller, gezegenler, sistemler,galaksiler, uzay... hepsi tamamen birer tasarım harikası. Zaten Kur'an da bu tasarım ve ölçüye bir çok kez değiniliyor.

(Furkan suresi, 2) "... Her şeyi yaratan ve bir ölçüye göre düzenleyen Allah'tır"
(Rad suresi, ayet 8) "...Onun katında her şey bir ölçü iledir."
(Kamer suresi, ayet 49) " Biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık."
(Zariyat suresi 20,21) " Gerçeklere inananlar için, yeryüzünde ve kendi vücudunuzda Allah'ın varlığına nice deliller vardır; bunları görmez misiniz? "

Bir ormanda birbiri ile beslenen yüzbinlerce canlı yaşıyor ama insan müdehale etmedikçe hiçbir canlı türü yok olmuyor. Bu müthiş bir denge değil midir ? İnsanlar ne kadar zeki ve "yaratıcı" olurlarsa olsunlar kendilerini yaratan ve sahip oldukları yaratıcılığı ve zekayı kendilerine veren yaratıcısının yanında uzaydaki bir nokta kadar olamazlar. Allah'ın ilminin derinliği hakkında düşündüren bir söz söylemiştir Bediüzzaman ; Sineğin midesini tanzim eden, manzume-i şemsi (güneş sistemi) dahi o tanzim etmiştir.

İster inansınlar ister inanmasınlar tüm bilim adamları kainatın muhteşem bir tasarıma sahip olduğu konusunda hemfikirdir. Bu yüzden zaman içinde pek çok bilimsel ve teknolojik buluş ve gelişme bu muhteşem tasarımın taklidi ile gerçekleşmiştir. Uçakların kanatlarından tutun; termal kameralara, araba sensörlerine, dikiz aynalarına, dağcı kıyafetlerine, yüzme paletlerine , havalandırma sistemlerine , robotlara kadar .

Allah'ın müthiş tasarımını taklit ederek ortaya çıkarılan başka bir ilginç icattan bahsetmek, daha doğrusu bu icadın ortaya çıkış öyküsünü paylaşmak istiyorum. Çocukluğumuzdaki cırt cırtlı ayakkabılarımızdan, çantalarımızdan, kız çocuklarının vazgeçilmez oyuncağı bebeklerin elbiselerinden, kol saatlerinden, tansiyon aletlerinden ve daha bir çok yerden tanıdığımız ve günlük hayatta kullandığımız "cırt cırt" ın sıradan olmayan hikayesini merak ediyor musunuz ?


İsviçreli bir mucit olan George de Mestral 1940' ların sonunda bir gün köpeği ile ava çıkar. Bu gezintide çalılıklar arasında yürümek zorunda kalırlar. Hem kendisi hem de köpeği inatçı dikenlere maruz kalırlar. Dikenler kıyafetlerine çok kötü bir şekilde kenetlenmiştir. Mestral bu basit dikenlerin nasıl bu kadar inatçı olabildiklerini merak eder ve eve gidince mikroskop ile ayrıntılı olarak inceler. Dikenlerin üzerinde yüzlerce küçük çengelin olduğunu ve bu çengellerin her birinin pantolonunun ipliklerine geçtiğini görür. Bir kaç yıl üzerinde çalıştıktan sonra üretmeyi başardığı çengelleri bantların üzerine yerleştirir ve dünyada "Velcro bantları" olarak bilinen , bizim "cırt cırt" dediğimiz ürünü icat etmiş olur. Böylece doğadaki "vahşi dikenler" taklit edilerek günlük hayata aktarılmış olur.

Ben diyorum ki farklı şeyler görmek için sadece başka yönlere bakmak gerekmiyor. Aynı yöne daha farklı bakarak bulduklarımız, başka yönlere aynı şekilde bakarak gördüklerimizden daha orjinaldir. Birazcık daha farklı bakabilmenizi sağladıysam ne mutlu bana :)

Son olarak 18 dakikanız varsa izleyin derim.

Hakan Gürsu from TEDxReset on Vimeo.




Read On 0 Yorum

Leyla İle Mecnun | Nizami

Çarşamba, Ekim 03, 2012

Bundan yaklaşık bir ay kadar önce kuzenimin düğünü için Adana'ya gitmiştim. Yolda canım sıkılmasın diye kitap almaya karar verdim , gideceğim günün sabahı erkenden açık bir kitapçı aradım ve nihayet buldum. Aklımda ne bu ne de başka bir kitap vardı. Tek kriterim yolda bitirebileceğim kalınlıkta ve akıcılıkta olmasıydı. Sonra "Leyla ile Mecnun" çarptı gözüme. Bir "Leyla ile Mecnun" dizisi fanatiği olarak " Ohaaa.. Leyla ile Mecnun'un kitabı çıkmış laaan ! " demedim ama başka dizilerde böyle olayların yaşandığı aklıma geldiği için kitaba uzanırken gülümsedim. Kitapçı neden gülümsediğimi anlamadı. Anlatmadım. Aldım ve çıktım. Yolda bitti.

Kitabı aldım çünkü "Leyla ile Mecnun" un bir aşk hikayesi olduğunu, Mecnun'un Leyla'ya olan aşkı yüzünden Mecnun adını aldığını, gerçek adının Kays olduğunu, o aşk sayesinde ilahi aşkı bulduğunu biliyordum. Başka da bir şey bilmiyordum dürüst olmak gerekirse ( ki gerekir). Kulaktan dolma bilgilerle yetinme durumu ne zamana kadar sürecekti ?

Ben bu eseri çok daha uzun hayal ediyordum ama aldığım kitap 255 sayfaydı ve 80 sayfası Allah'a yönelik güzel sözler, yakarışlar, dualar ve sonrasında peygamber efendimize, dört halifeye ve eseri sunduğu padişaha övgüler için ayrılmıştı. Öyküye başlamadan oğluna da öğütler veriyordu. Hikayeden biraz bahsetmemi beklemeyin zaten herkes biraz biliyor. Ama tamamını okumadıkça "biliyorum" demeyin bence. Size Nizami'nin öyküye başlamadan önce yazdıklarından örnekler verebilirim ama.

Mesela birazdan paylaşacağım alıntının Cern deneylerini anımsatıyor olmasından daha ilginç yanı eserin 900 yıl önce kaleme alınmış olması bence.

" Sanır mısıın ki ipeklere sarılmış bu yedi kümbet nedir, nasıl yaratılmıştır diye uğraşırsan bir şeyler öğrenirsin ? Hayır, yaratılış gizinin gerçeği, bu gören gözle görülmez. Bu ip, kaza ucu bulunabilecek şekilde dokunmamıştır. Allah gücünün ipucu ; o düğüm hiç kimseye açılmamıştır. Bu dünya denen kağıt parçası nasıl oluşturuldu diye, bütün akıllar aciz ve deli oldular.

Eğer biri bu dünya dediğimiz kağıt parçasının nasıl yaratıldığını bilseydi; belki kendisi de öyle bir dünya yaratırdı. Dünya halinin gerçeğini kavramak olanaksızdır. Onun nasıl olduğunu düşünmekse hayalin de üstündedir. "


Bu kitabı yazmasının nedenini de anlatıyor Nizami;

"Bir gün, uğurum açık, neşeli bir haldeyim. İçimde huzur ve sevinç kaynıyordu. Sanki Keykubat Padişah'tım.
...
Düşündüm ki zaman, çalışacak zamandır. Ne zamana dek boş oturup bir iş yapmayayım ?
...
O anda bir postacı gelip Şah Hazretlerinin buyruğunu getirdi. Şöyle yazılmıştı ;

... İstiyorum ki, Mecnun'un aşkını anarak, dizilmiş inci gibi sözler söyleyesin. İstiyorum ki, elinden gelirse, bakir Leyla gibi sözde de birkaç bakir söz anıtı dikesin."


Ancak Nizami herkesin bildiği ama kaleme almadığı alamadığı bu efsaneyi nasıl anlatabileceğini bilmemektedir. Sınırları çizilmiş bir konuyu hakkıyla yazamayacağından endişe duyar ve şöyle der oğluna ;

" Şahtan emri alında, aklım gönlümden dimağıma gitti. Ne Şah'ın buyruğundan çıkmaya cesaretim ne hazineyi elde etmek için gidilecek yolu görecek gözüm var. Zayıflığımdan ve yaşlılığımdan utanıyordum."

Nizami aşk gibi yolunu bilmediği bir konak üzerinde ne denli ince söz söyleyebileceğini düşünürken oğlu ona cesaret vermiştir. "Hüsrev ve Şirin yazdın, bu kadar insanları sevindirdin. Şimdi Leyla ile Mecnun' u da yazmalısın." diyen oğluna Nizami şu cevabı verir ; Ama ne yapayım, bu iş göründüğü gibi değildir. Bir yönden güç, bir yönden kolaydır. Fikrim geniş, göğsüm dardır.

Sonra şöyle der ve kitabı yazmaya koyulur ;

" Efsanenin geçidi dar olunca, söz o dar yerde dönüp dolaşmaktan topal olur. Söz alanı geniş olmalıdır ki, şairin gücü orada biniciliğini göstersin. Bu efsane gerçi ünlüdür ama içinde neşe ve naz adına bir şey yoktur. Söze çeşni veren, neşe ve nazdır. Süssüz söz sıkıcı olur.

Bu Arabistan çöllerinde geçmiş bir serüvendir. Bunda çöllerin kuruluğu, dağların sarplığından başka bir şey yoktur. Böyle dar bir konuda, aşka ilişkin ne söylenebilir ? Bu konudaki acı ve üzüntü yüzünden, şimdiye dek kimse bunun hakkında bir şey yazmadı. Yazanların aciz kalmaları yüzünden , şimdiye dek bu efsane yazılmadı. Madem ki dünyanın şahı, bu kitabı benim adıma yaz diyor, konunun darlığına karşın onu güzellikte öyle bir yere vardırayım ki, Şah Hazretleri onu okudukça yolunun üzerine delinmemiş inciler dökülsün. Onu okuyan donmuş, duygusuz da olsa, kesin aşık olsun."

Okuduktan sonra aşık olur musunuz yoksa zaten aşık olduğunuzun farkına mı varırsınız bilmem ama ben okuyunca kendi içimdekilerle kıyasladım haddimi aşarak. Nasıl bir sonuca vardığımı sormayın. O bende kalsın.

Read On 5 Yorum

Düşündüm de ;

Salı, Eylül 25, 2012

Bence "Nasıl gidiyor? " sorusu tekerleğin icadından önce halk arasında oldukça popülerdi ve günümüze kadar gelmeyi başardı.

Sanırım böyle giderse bir gün hepimiz boncuk yutmuş olacaz

Keşke ölüm olmasaydı en başından. Sonra ölümü bulsaydı insanlar. Ve topluca ölseydi tüm "ilk ben almalıyım" diyen salaklar

Umumi tuvaletlerde o lanet kapının olması gerekenden iki karış yukarda olmasında amaç kıçı görünenin kıçını görenleri görememesi mi?

Yatağımın küçük bir köşesini kediye ayırdım. Neden ayak tarafı diye de itiraz etmiyor. Bir hayvan kadar masum olmadıkça insan olamayız.

Kedi sayısı ikiye çıktı odamda. Benden önce gelip uyuyorlar. Git gide otobüs durağına dönüyor odam. Sonumuz hayrolsun. Amin.

Üç oldu. Kediler yatağımda ben kanepede uyuyorum.

Kalbimi çaldı dedi. Mutlaka seni bilen biridir dedim.

Ajdar'dan ne kadar şarkıcı olursa Aykut Kocaman' dan o kadar teknik direktör olur.Biri herkesten büyüğüm diyor diğeri Alex' ten

Hayatta en korktuğum şey karşımdaki elini kaldırıp "çak kanka!" dediğinde o elini karşılayamamaktır. Geriliyorum işte yapmayın.

#bazenask beyazdır.Tüm renklerin karışımıdır ama ne yeşili görürsün içinde ne maviyi. Bir rengi çıkarsan aşktan bin renk bir aşk etmez bir daha

İçine bol şekerli çay taşmış çay tabağı ya da gece son seferini yapan otobüsteki demirler gibisin. Ağır konuşurum demiştim..

Sosyal Medyaya nasıl ayar verecekler bakalım? " Üzgünüz. Bu kadar sık eleştiri yapamazsınız "  gibi mi?  #SosyalMedyadaSansüreHayir

#sene2012olmuş hala "gripin" hayvan kadar büyük ve hala " bunu böyle mi yutuyoruz yoksa açıyor muyuz?" diye soruyoruz.

Gün aydın başlamıyor bu ülkede. Güneş hep gecenin gizlediği acıları aydınlatıyor ve gece hep gündüzün acılarını örtüyor karanlığıyla.

Bence bazı insanların driverları yüklenmemiş.

Bazıları için "Aşk" konserve kavanoz kapağı gibi bir şey. Her yıl değişir her yıl eskir. Kavanoz kalır kapak gider.

İyilik yapmamanın kötülük sayıldığı bir ülke ile kötülük yapmamanın iyilik sayıldığı bir ülke birbirinden çok farklı iki ülkedir.

Bazen dünyaya sırf benden önde yürüyenlerin kaldırıma attığı izmaritleri söndürmek için gönderildiğimi düşünüyorum.

Tuttuğun takım 2 gol yediğinde utandığın kadar; hepimizin adaleti, 14 yaşındaki engelli kıza tecavüz eden 5 kişiyi kutsadığında da utansan..

Sabaha kadar üzüm yemiş gibiyim. Pencereye çıkıp çocuklara " Hadi herkes kendi evinin önüne!" diyesim de var. O kadar kötüyüm.

Devlet "Bu ay maaş yok!" dese hepimiz sokaklara dökülürüz. Kimseye 5 kuruşumuzu kaptırmıyoruz ama yıllarımızı almaları umrumuzda değil

Hiçbir şeye sahip olmayıp her şeye ait olursun bazen. Bazen de her şeye sahip olup hiçbir şeye ait olamazsın. Hangisi daha kötü sence?

Bazen mutlu olabilmen için sadece uyuman gerekir. Ama çok az insan mutsuzken uyuyabilir.

Ağzımla kuş tutsam ve sen yine " olmaz " desen anlarım seni. Sen tutsan ben de vazgeçerdim heralde. Ağızla kuş tutmak ne la?

Kalbimi özelleştirsem ihaleye fesat karıştırıp sana verirdim. Yapardım bunu.

Git diye yapılan yollara dur diye kasisler yapmışlar. Uç diye sevgiyi verip düş diye aşkı yaratmak gibi.

İnanmadığımız şeylerde bile iyi ve kötü iki ihtimal bulunur.Iyi ile dalga geçer kötüye ise inandığımız şeylerden bile daha fazla inanırız

Moralim bozuk, kafam bozuk, psikolojim bozuk ve annem beni şekerle sevindirmeyi denedi az önce.

Hissetmediğimiz şeyleri hissetmediğimizi hissettiğimizi sanan insanlara anlatmak,hissettiğimiz şeyleri tüm insanlardan saklamaktan daha zor.

Son kullanma tarihinden önce kullanamadığınız ve asla iade edemediğiniz tek ürün "zamandır" . Zarar verir, kanser yapar ama vazgeçemezsiniz.

Işıklar da aptal. Aptal olmasalar yanlış yolları bu kadar güzel aydınlatmazlardı.

Bazen attığın adımların büyüklüğü geriye kalan yolun uzunluğuna oranla daha fazla küçülür.

Yalanları gerçeklerden daha çok beğenmeye başladığınızda beğendiğiniz en büyük yalan olarak kendinizi bulursunuz karşınızda

Twitterda izlediğim bir takım ınsanlar için takipsizlik kararı verebilirim bugün. Evet.
Read On 2 Yorum

Kara Yağmur | Karl Olsberg

Cumartesi, Eylül 22, 2012
Karl Olsberg ismini daha önce duymamıştım. D&R da haftalık olağan ziyaretimde dikkatimi çekti "Kara Yağmur" ve "Sistem" adlı kitapları. Baktım indirim de var hemen aldım. Sistem'in konusu da ilginç geldi ama önce "Kara Yağmur" a başladım. Arka kapağında "Neo naziler ile Türk işçiler arasında kavga büyümekte, ülkedeki yabancı düşmanlığı tırmanmaktadır." cümlesi ile başlayan bir açıklamanın olması ve nükleer felaketten bahsetmesi bu kitaba olan merağımı (merakımı diye mi yazılır bu bilemedim) arttırdı. Kısa sürede de okuyup bitirdim.


Konusundan azıcık bahsedeyim isterseniz. Sonra da kapak yazısını paylaşır sonuç kısmında da tavsiye edip etmediğimi açıklarım. Yazar Karl Olsberg memleketi Almanya'yı anlatıyor. Gerçek soyadı da Olsberg değilmiş ayrıca. Sanırım orada yaşadığı için bu adı kullanıyor. Bilmiyorum başka özel sebepleri de olabilir. Almanya'nın en büyük veya en önemli şehri olmamasına rağmen Karlsruhe ' da Hiroşima' dan 10 katı etkili olan bir nükleer saldırı gerçekleştiriliyor. Şehir yerle bir oluyor yüzbinlerce insan ölüyor ikiyüzbinden fazla insan radyoaktif ışıma ve patlama sonrasındaki nükleer yağmura maruz kalarak ölümcül hastalığa yakalanıyor. Yazar saldırıdan öncesini t- olarak anlatıyor. İslam karşıtlığı ve yabancı düşmanlığının tırmanması dışında Almanya'da her şey normal gibi görünüyor. Karlsruhe şehrini önemli kılan en büyük etken bir kaç gün önce Müslümanların ibadethane açmasına yasak getiren Almanya Anayasa Mahkemesi'nin burada bulunmasıdır. Çoğunluğu Türk olan müslüman göstericiler zararsız bir şekilde karara tepki göstermektedirler. Ancak Alman milliyetçileri ile bu göstericiler arasında sık sık kavgalar yaşanmaktadır. Ülkedeki en büyük problem bu iken  yazarın t0 diye bahsettiği süreç başlar. Karlsruhe bir terörist saldırısı sonucu yerle bir olur ve dünyanın gözü bu felakete çevrilir. Daha sonra da t+ ile patlama sonrasını ele alır. İlk önce bunun islami bir terör örgütünün işi olduğu düşünülür. Ama Amerika'nın CIA aracılığıyla bu saldırıyı yaptırıp İran'a saldırmak için bunu ileri sürmek istemesi de ihtimaller arasındadır. Neo yanlısı savaş sanayisi de, Milliyetçilik ve yabancı düşmanlığını tırmandırmak isteyen bir siyasi parti de, ekonomik çıkar peşinde olan yerli iş adamları da işin içinde olabilir.


Şimdi de arka kapak yazısını paylaşıyorum ;

Türk işçiler ile Neo naziler arasında kavga büyümekte, ülkedeki yabancı düşmanlığı tırmanmaktadır. Yetkililer, Nostradamus’un kehaneti üzerine araştırma yapan çatlak matematikçiyi de ülke genelindeki huzursuzluğu da dikkate değer bulmaz. Ne var ki kimsenin beklemediği bir anda, kulakları sağır eden bir gürültüyle birlikte çığlıklar ve siren sesleri yükselir; ve etrafı zifiri bir karanlık kaplar. Toz haline gelmiş cam parçacıkları yağmurunun ardından yoğun bir sıcak çöker… Ve gökyüzünde beliren duman bulutunun içinden, gözleri kör eden bir ışık yükselip büyüyerek bir ateş topu haline gelir…

Kara yağmur gelmek üzeredir… Her yerde nefret ve şiddet hüküm sürmeye başlar. Hayatta kalmak, cehennemi yaşamaktır ve bu ölmekten daha zordur... Hiroşima’ya atılan bombadan en az on kat daha etkili olan bu korkunç patlamanın sorumlusu olarak başta tüm deliller İslami teröristleri işaret etmektedir. Ne var ki Güçlü Almanya’yı yeniden diriltmek isteyen Nazi yanlısı savaş sanayisi de, Rus mafyası da, ABD’deki “Hakiki Haçlılar” adlı savaş taraftarı bir organizasyon da işin içinde olabilir. Acilen cevap verilmesi gereken başka sorular vardır: Sıradaki iki bomba nerede ve kimlerin elindedir?


Orjinal Dili Almanca
Çeviri : Ömürnaz Kurt
Sayfa Sayısı : 336



Kitabı tavsiye edip etmediğimi soracak olursanız şöyle cevap verebilirim. Gerilim türü kitaplar seviyorsanız veya nükleer tehditler ve gelecek konusunda meraklıysanız bu kitap tam size göre. Kitabın yarısına kadar Almanya'nın içinde bulunduğu durum tasvir edildiği için biraz kopuk ve karmaşık gelebilir. Ama kitabın diğer yarısını anlamlı ve heyecan verici yapan da ilk yarısındaki karışıklık diyebilirim. Yazarın "şaşırma" ve "şok olma" durumlarını hep aynı şekilde "Gözleri fal taşı gibi açıldı." diyerek ifade etmesi yazarın kurgulama yönünün edebi yönünden daha güçlü olduğunu gösteriyor. Tahmin edersiniz ki böyle bir hikayede "korkma"  "şaşırma" veya "şok olma" durumları sayısal olarak normalin üzerinde gerçekleşecektir. Kurgudaki yaratıcılığını anlatımda da gösterse fena olmazdı bence. Ama genel anlamda oldukça akıcı bir anlatımı var. Rahatlıkla tavsiye edebilirim bu kitabı okumanızı.

Read On 0 Yorum

Gitti de Gelmedi Yavrum

Çarşamba, Eylül 19, 2012

Yazamıyorum. Aklıma bir sürü şey geliyor oysa. Gerçeğin kenarından hayatının düzenine bir sürü şey. Ama yazamıyorum. İçimden bir araya getirdiğim kelimeler her gün bombalanıyor. Her biri bin parçaya ayrılıp uzaklara savruluyor. Harfler öyle bir savruluyor ki; bulamıyorum tekrar, öyle bir yanmış oluyor ki kelimeler ; tanıyamıyorum. Sevmekle ilgili düşünürken uyuya kaldığım gecenin sabahında bir şehit haberi geliyor. Sevmek, sevgi, sevgili, sevda ... gibi kelimelerimi o vatan evlatlarının bedenlerine sarıp toprağa veriyorum. Bir gün aşk ile ilgili şeyler düşünüyorum. Yazmak için bilgisayarın başına geçiyorum. Gazetelerde yeni şehit haberlerine rastlıyorum. Aşk, dost, arkadaş, sadakat gibi kelimelerimi de onlara sarıyorum. Her gün başka bir şehit haberi geliyor ve her gün başka kelimelerle vedalaşıyorum. Geriye kan, savaş, şehit, feryat, figan, acı, ağıt gibi kelimeler kalıyor. Ne yazmaya fırsat veriyorlar ne de yazmaya yetecek kelimelerim var artık.

Bugün oturup bir gazetenin sitesinde "şehit" kelimesini arattım ve son bir ayın haberlerine baktım. 800 den fazla haber vardı. Tek tek okudum. Oysa aylardır kaçıyorum televizyonlardan, gazetelerden, radyolardan... Bugün hepsini okudum. Ve bir derleme yaptım. Eksiği var fazlası yok. Keşke tek bir haber tek bir sonuç çıkmasaydı. Ama "her şey ortada" maalesef .

06 Ağustos 2012 Pazartesi:
Hakkari’nin Şemdinli ilçesinde 14 günden beri çatışmalar devam ederken, bu kez de PKK’lılar Çukurca’da saldırıya geçti.Geçimli Jandarma Karakolu’na yapılan saldırıda 6 asker ile 2 köy korucusu şehit oldu.

08 Ağustos 2012 Çarşamba : Şırnak'ın Beytüşşebap ilçesindeki Kato Dağı'nda teröristler tarafından yapılan saldırıda 1 uzman çavuş şehit oldu

09 Ağustos 2012 Perşembe : İzmir Foça'da askeri araca bombalı saldırı düzenlendi ve 1 asker şehit oldu.

17 Ağustos 2012 Cuma: Van'ın Edremit İlçesi'nde depremzedeler için kurulan konteyner kentin güvenliğini sağlayan polis ekiplerine düzenlenen saldırıda Polis Memuru Abdurrahman Doğan şehit oldu. Olayın ardından saldırganların yakalanması için bölgede geniş çaplı operasyon başlatıldı

18 Ağustos 2012 Cumartesi : Hakkari'nin Yüksekova ilçesi Dağlıca bölgesinde teröristlerin yola döşedikleri mayınlardan birinin patlamsı sonucu 1 asker şehit oldu. Patlamanın ardından bölgede hava destekli operasyon başlatıldı.

20 Ağustos 2012 Pazartesi : Hakkari-Van Karayolunun 25. kilometresinde bulunan Erziki Tüneli mevkiinde devriye görevi yapan askeri zıhlı aracın geçişi sırasında önceden yola döşenen mayın büyük bir gürültü ile patlatıldı. Patlama ile birlikte kirpi tipi askeri araç Zap Suyu'na uçtu. Hain saldırıda 2 uzman çavuş şehit oldu, 1 er yaralandı. Bölgede geniş çaplı operasyon başlatıldı.

20 Ağustos 2012 Pazartesi : Gaziantep'te Karşıyaka Polis Merkezi önünde bomba yüklü aracın infilak ettirilmesi sonucu ilk belirlemelere göre 9 kişi öldü, 69 kişi de yaralandı.

21 Ağustos 2012 Salı : Şırnak'ın Uludere ilçesine bağlı Gülyazı köyü yakınlarında askerleri taşıyan sivil plakalı araç şarampole yuvarlandı. Kazada 9 asker ile 1 korucu şehit oldu, 11 kişi de yaralandı.

22 Ağustos 2012 Çarşamba : Hakkari'nin Şemdinli İlçesi'nde askeri konvoyun geçişi sırasında art arda 4 mayın patladı. Güvenlik güçleriyle PKK'lı teröristler arasında çatışma çıkarken, olayda 5 asker şehit oldu, 7 asker de yaralandı.

23 Ağustos 2012 Perşembe : Hakkari'nin Şemdinli ilçesinin Derecik beldesindeki 2. Hudut Tabur Komutanlığı ile Umurlu Karakolu'na havan topu ve roketatarlarla eş zamanlı saldırı düzenlendi. Saldırı sonrasında çıkan çatışmalarda 1 asker şehit oldu, 2'si ağır 4 asker yaralandı.

28 Ağustos 2012 Salı :Hakkari'nin Dağlıca bölgesinde 22 Temmuz'da inişe geçtiği sırada düşen ve 5 askerin şehit olduğu helikopter kazasından yaralı kurtulup GATA'ya kaldırılan 32 yaşındaki Yüzbaşı Barış Kırıcı, yaşam savaşını kaybetti.

03 Eylül 2012 Pazartesi : Şırnak'ın Beytüşşebap İlçesi'ne dün gece kalabalık PKK'lı grubunun uzun namlulu silahlar ve askeri birliklere uzun namlulu silah ve roketatarlarla saldırısında 10 asker şehit oldu, 7 kişi yaralandı.

04 Eylül 2012 Çarşamba : Şırnak'ın Beytüşşebap ilçesi yakınlarındaki Kato Dağı'nda çıkan çatışmada 1 asker şehit oldu.

05 Eylül 2012 Çarşamba : Afyonkarahisar'da konuşlu Kara Kuvvetleri Lojistik Komutanlığı'na bağlı Mühimmat Depo Komutanlığı'nda, el bombalarının depolandığı cephanelikte meydana gelen patlamada, 25 asker şehit oldu, 4 asker de yaralandı. Olayla ilgili idari ve adli soruşturma başlatıldı.

06 Eylül 2012 Perşembe : Hakkari'nin Yüksekova İlçesi'nde yapımı süren karakol inşaatına PKK'lı teröristlerce düzenlenen silahlı saldırıda 1 köy korucusu şehit oldu. Bölgede hava destekli operasyon başlatıldı.

07 Eylül 2012 Cuma : Şırnak'ın Beytüşşebap ilçesinde PKK'lı teröristlerle güvenlik güçleri arasında çıkan çatışmada Piyade Uzman Çavuş 27 yaşındaki İlhan Akkoç'un, şehit düştüğü bildirildi.

08 Eylül 2012 Cumartesi : ŞIRNAK'ın Beytüşşebap İlçesi'ne bağlı Mezra Beldesi'nde arazi arama ve tarama faaliyeti sürdüren askerlerin geçişi sırasında, PKK'lılar tarafından önceden yola döşenen patlayıcının infilak etmesi sonucu bir uzman çavuş şehit oldu. Bölgede operasyon başlatıldı.

09 Eylül 2012 Pazar : Hakkari'nin Şemdinli ilçesinde çıkan çatışmada 2 asker şehit olurken, 7 asker yaralandı. Çok sayıda terör örgütü mensubunun da etkisiz hale getirildiği belirtilen çatışmanın ardından bölgede başlatılan hava destekli oporesyanlar sürüyor.

11 Eylül 2012 Salı : İstanbul Sultangazi Polis Merkezi'ne 'vatandaş' gibi gelen canlı bomba, intihar saldırısı gerçekleştirdi. Karakolun girişindeki x-ray cihazının yanında beraberinde getirdiği el bombasını attıktan sonra üzerindeki bombayı patlatan canlı bomba olay yerinde parçalanırken bir polis memuru şehit oldu, 4'ü polis 3'ü vatandaş 7 kişi yaralandı.

12 Eylül 2012 Çarşamba : Hakkari'nin Şemdinli ilçesine bağlı Zorgeçit Köyü kırsalında gün boyu devam eden operasyonlarda 25 terörist etkisiz hale getirilirken 2 asker de şehit oldu.

13 Eylül 2012 Perşembe : Şanlıurfa'nın Viranşehir ilçesindeki uygulama noktasında teröristlerce düzenlenen saldırıda yaralanan polislerden biri tedavi gördüğü hastanede şehit oldu.

14 Eylül 2012 Cuma : Hakkari Valiliği, Şemdinli ilçesi Güzelkonak Jandarma Karakol Komutanlığı'na teröristlerce yapılan saldırının ardından çıkan çatışmada, 1 korucunun şehit olduğunu, 6'sı asker 9 kişinin yaralandığını, 10 teröristin de etkisiz hale getirildiğini bildirdi. Çatışmanın yaşandığı bölgede hava destekli operasyon başlatıldı.

15 Eylül 2012 Cumartesi : Hakkari-Çukurca karayolunda askeri birliğin geçişi sırasında meydana gelen patlamada 4 asker şehit oldu, 5 asker yaralandı.

16 Eylül 2012 Pazar : Bingöl'ün Karlıova İlçesi yakınlarında, polisleri taşıyan midibüsün geçişi sırasında PKK'lı teröristler tarafından yola döşenen patlayıcının uzaktan kumandayla patlatılması sonucu 8 polis şehit oldu, 7 polis yaralandı.

18 Eylül 2012 Salı : Bingöl'de izinden dönen 200 askeri taşıyan 3'ü otobüs, 2'si minibüs olmak üzere 5 sivil araç ile 10 zırhlı aracın bulunduğu askeri konvoya teröristlerce roketatarlı saldırı düzenlendi. Hain saldırıda 10 asker şehit oldu, 70 asker yaralandı.




Read On 5 Yorum

Hiç Kimse Sıradan Değildir

Çarşamba, Eylül 12, 2012

Şu günlerde kitap okumak dışında kayda değer hiçbir iş yapmıyorum. Son iki hafta içinde bitirdiğim ama burada bahsetmediğim 3 kitap var mesela. Bugün o üç kitaptan birine değil en son okuduğuma değinmek istiyorum. Neden okuduğun kitapları burada paylaşıyorsun ki ? diye soranlar olabilir. Daha önce de söylemiştim. Bir blogcunun yaptığı en yararlı şey zaten bu. Yaptığı, aldığı, izlediği, okuduğu, kullandığı birşeyi beğenip beğenmediğini, neyini beğenip neyini beğenmediğini, eleştirilerini veya o şeyin artılarını yorumlayıp arkadaşlarıyla paylaşmak. Benim yaptığım da bu. Pazarlama veya reklam ile hiç alakam yok. Okuduğum hiçbir kitabın hangi yayınevi tarafından çıkarıldığını bile hatırlamıyorum. Samimi bir şekilde "şu yüzden okuyun" veya " bu yüzden okumayın" diyorum. Hepsi bu.

Bu kitabı alelacele aldım. Her hafta aynı yere gidip kitap aldığım için orada benim ne tür kitapları sevdiğimi çok iyi bilen ve aynı zamanda kendisi de sürekli okuyan genç bir arkadaşım oldu. Saatlerce rafları karıştırıp kitap seçtiğimi söylemiştim. Bu kez sadece 2 dakikam vardı kitap almak için. Önce bakmayı denedim ama karar veremeyeceğimi anlayınca "Bana bir kitap öner" dedim. İki kitap gösterdi. İkisinden hangisini tercih edeceğim konusunda bile düşünmeye fırsatım yoktu. Bunu aldım dedim ve çıktım. Yolda gelirken ön kapağındaki cümleleri okudum. Sözler tanıdıktı. Bir kaç gün önce bir arkadaşım o cümleleri yazmıştı bana. Kitabı bulmuştum şimdi. Sevindim.



Orjinal adı "I am The Messenger" olan kitabın Türkçe adı "Hiç Kimse Sıradan Değildir" . Benim gibi kişisel gelişim kitapları sevmeyenler belki isminden dolayı uzak durabilirler bu kitaptan ancak okuyunca Türkçe adının orjinaline göre kitaba daha uygun olduğunu düşünecekler. Yazar Markus Zusak'ın ilk kitabı değil ama çok beğeni toplayıp kendini üne kavuşturan ilk kitabı olmuş. Diğer eserlerinden çok beğenilen bir başka kitap da "Kitap Hırsızı" . Onu da okumayı düşünüyorum en kısa zamanda.

Arka kapakta şunlar yazıyor ;

"19 yaşındayım, taksi şoförüyüm. Sadece bu işe yarıyorum, bir de arkadaşlarımla kâğıt oynamaya. Başka hiçbir uğraşım, isteğim, hedefim yok. Bir ev arkadaşım var, adı Kapıcı. Kendisi aynı zamanda köpeğim olur ve karşılıklı kahve içmekten büyük keyif alırız. Kısacası sıradanlığın mihenk taşıyım ve bundan şikâyetçi değilim. Ama bir gün posta kutumda bulduğum iskambil kartının, çerçevedeki bu resmi değiştireceğini nereden bilebilirdim ki? "Hiç" oluşum, kimliği belirsiz birini rahatsız etmişe benziyor ve belli ki benimle oyun oynamak istiyor. Neden sorusunun cevabı aslında çok basit: umursamak için.

Peki o halde, oyuna hazırım!"



Dilde sadeliği kullanma yeteneğini başarılı bir şekilde ortaya koyan Markus Zusak, Hiç Kimse Sıradan Değildir adlı eğlenceli olduğu kadar düşündüren romanıyla, herkesin yapabileceklerinin ötesine geçebileceğini en sıradan insanlar üzerinden göstererek zekâsını gözler önüne seriyor.



"Zusak dilde abartıdan uzak duran, sadeliği kullanarak hayal dünyanıza girmeyi ustalıkla başaran bir yazar. Hiç Kimse Sıradan Değildir de bu yeteneğini ortaya koyan iyi bir örnek."
Time Magazine

"Yalın ve akıcı bir dille anlatılan, güzel olduğu kadar etkileyici bir roman."
Kirkus Reviews

"Olağanüstü bir kitap. Mutlaka okunmalı."
School Library Journal


Aslında kapakta yazanlar kitabın konusu için ne eksik ne fazla. Fazlasını söylemek kötülük etmek olur size. İyilikler yapmak için olağanüstü biri olmamız gerekmediğini çok akıcı ve gösterişten uzak bir dille anlatmış yazar. Kitabın ortasına geldiğimde kısa süreliğine " sıradan " olduğu hissine kapıldım. Muhtemelen siz de kitabın ortalarında benim gibi düşüneceksiniz. Ama bu düşünceniz hızla değişecek ve kitabın verdiği mesajı aldığınızda "iyi ki okudum" diyeceksiniz. Yabancı bir yazarın bize yabancı bir toplumu anlatıyor olması kitaptaki karakterlerin toplumumuzda karşılıkları olmadığı anlamına gelmiyor. Tam tersine ülkemiz; potansiyelinin farkında olmayan, kendini işe yaramaz gören, öz güvenini yitirmiş gençlerin yoğun olduğu bir ülke maalesef. Bu sebeple bu kitabın öncelikle tüm okul kütüphanelerinde olması gerektiğini düşünüyorum. Siz arkadaşlarıma da okumanızı öneriyorum. Filmi çekilse çok güzel olur ancak bırakın da insanlar biraz kitap okusun değil mi ?




Kitaptan bir kaç cümle ;


"Aptalların pek çok arkadaşı olduğunu fark etmiş miydiniz? Bu sadece bir gözlem."

Neden ben?" diye sordum Tanrı'ya. Bir şey söylemedi.
Güldüm ve yıldızları izledim. Yaşamak güzeldi...


Bazen insanlar çok güzel oluyordu.Görünüşleriyle değil,söyledikleriyle de değil.Sadece varlıklarıyla.

Şimdiden iyi okumalar :)
Read On 11 Yorum

Tweet - i Ramazan

Cuma, Ağustos 24, 2012

  • Sahurda anne terliği ile fırına gitmek neyi bozuyordu tam olarak? Açıklayarak yazınız.
  • 3 kedi yavrusu yanımda oynuyor ve ben onların mutluluklarından istiyorum . Rüzgarda salınan bir perdeyle savaşayım mesela.
  • Anayasa Mahkemesi Tam Gün Yasasının iptal gerekçesi için "Doktorlar" dizisini işaret etse bu konu kapanırdı.
  • Kim "Cehennem ol !" diye beddua etti Malatya'ya.
  • "Olum bi yat"
  • Güneş annemin olsa birazını ipe geçirir, kurutur, kışa saklardı.
  • Bu gece 2 tilki gördüm. Iki taneydi. Yalnız değillerdi onlar bile.
  • @pillpetro sende bu enerji varken Amerika bize de girer yakında "Demokrasi" bahanesiyle.
  • Ne zaman mutlu olsam ne zaman sevsem ve hatta aşık olsam "Kalk yerine yat" diyor hayat. Bir gün de üstüme bişey örtsen ölür müsün?
  • Kan grubum "sen" çıktın. Acil sana ihtiyacım var.
  • Bir kere Türk futbol felsefesi çok saçma. "Golü atan kaleye" ne lan?
  • Kpss yine açıklanmayacak gibi. Ulen anlamadık ki Ösym triplerde mi? Noldu yani nedir doğum gününü mü unuttuk?
  • Ösym yüksek puanlara "Kpss puanlarına gecikme zammı ekledik" şeklinde açıklık getirirse şaşırmam.
  • Başkasının bahçesinde şeftali koparırım ama elma asla. Olum elma lan. Peygambere onu yapan bana ne yapmaz.
  • Ösym bir açıklama yap. Valla kızmayacaz bak ! Ne yaptınız kolunuz değdi çay mı döktünüz kpss sonuçlarının üzerine? Bu mu?
  • Eskiden Sahurda üşümekti Ramazan.
  • Ösym, Kpss sonuçlarını Leyla ile Mecnun'un yeni sezonu öncesi açıklamaya çalıştıklarını duyurdu. Yok la öyle bişey.
  • Yürüyen merdivenlerin yürümesin Ösym.
  • Yavru kedi şımarması diye bişey var. Insan olsa ağzına terlikle vururdum da hayvan olduğu için masum geliyor bana.
  • Bazen kendimi çekirdek çitlerken ihmal edilen , soğuduktan sonra farkedilip dökülen çay gibi hissediyorum.
  • Ne güzel ki Allah'ın bizi duyması için dualarımızın TT olmasına gerek yok.
  • Karpuz ile çay gitmez , ayran ile de çay gitmez. O halde karpuz ile ayran gider. Düşmanımın düşmanı mantığıyla.. Oruç başıma vurdu evet.
  • İç içe 40 sandık gibiyim.Seni en içtekine saklamışım ki çık çık gitmiyorsun bir yere. En içten dualarım bu yüzden hep en içimdekine
  • Bir İftar klasiğidir babamın kaç bardak su içtiğini ahaliye anlatması.Önce sayısını söyler sonra sağlamasını yapar.Abaküs mü alsam acaba?
  • Ayakkabımın iplerini bağlamamı kendisiyle oyun oynadığım şeklinde yorumlayan yavru kediye ters ters baktım. Anladı hemen, uzaklaştı.
  • Ulan adamlar protonları çarpıştırıp higgs bozonunu buldular, bizim muhalefet bir türlü çarpıştıramadı cemaatle ak partiyi.
  • Hayatta en nefret ettiğim şey ne biliyor musunuz? Bilmiyorsunuz. Biliyordum. Bilmediğinizi bildiğimi de bilmiyordunuz. Yazık.
  • Iyilik ve kötülükleri,sağ ve sol omuzdaki hafaza meleklerini ve cenneti anlattığım Buğra(5)'nın ilk sorusu ; Cennette akülü araba da varmı?
  • Yatacaz kalkacaz , bayram!
  • Gece uyanıp kafanı ayak tarafına koyup yeniden uyuduğunda hissettiğin değişimi 70 yıllık ömründe yaşamayan ınsanlar var
  • Uyandığımda nefesimi yerinde bulamıyorum bazen.Koşup açık pencereden sokağa bakıyorum ama kimseyi göremiyorum.Fazla uzaklaşmış oluyor hırsız
  • Cam şeker en güzel bir şekerdir.


Read On 4 Yorum

Petrol ve Terör

Cumartesi, Ağustos 18, 2012

15 Mart 1915'te yazılan bir Daily Telegraph makalesinde dünya çapında sürmekte olan savaşın bir "petrol savaşı" olduğu yorumu yapılmıştır. Bu yorum çok doğru çünkü savaştan önce Osmanlı toprağı olan Irak, Lübnan, Suriye ve Suudi Arabistan'ın bir bölümü savaş sonrasında Osmanlı'dan koparılmıştı. Bakıldığında bu ülkelerin ortak özelliğinin hepsinin "petrol ülkeleri" olduğu açıkça görülüyor. Çanakkale Boğazını gemilerle geçeceğine inanan İngilizler yanılmıştı. Karadan geçeceklerine inandıklarında da durum değişmedi. İngilizler için Çanakkale 200 bin askerinin öldüğü bir fiyaskoydu. Peki bu kadar ısrarcı olmalarının arkasında hangi sebep vardı ? Cevabı basit aslında ; Petrol sahalarını kontrolünde tutmak . Bunu savaşarak başaramayacağını anlayan İngilizler Arapları Osmanlıya karşı ayaklanmaları için kışkırttı. Onlara bağımsızlık sözü vererek bölgeyi parçalara ayırdıktan sonra Fransızlarla aralarında paylaştı. Fransa'ya Türkiye'nin güneydoğusu, Kuzey Irak, Suriye ve Lübnan verilirken, İngilizler Ürdün, Irak ve Filistin ' i aldı. İtalya'ya ise Osmanlının petrol bulunmayan yerleri uygun görüldü. Ruslara da Kürdistan diye adlandırdıkları yerler ve Ermenistan'ın bir kısmı ayrılmıştı. Ancak Rusya'da devrim olunca bu gizli anlaşmaları tüm dünyaya açıkladı. Savaş bittiğinde Osmanlının petrol fışkıran toprakları İngiliz ve Fransız koruması (!) altındaki Ortadoğu ülkeleri haline geldiler. Kasım 1918'de bir hafta önce ateşkes imzalayan İngilizlerin anlaşmayı çiğneyerek Musul'a girmeleri bu savaşın petrol savaşı olduğunu bir kez daha kanıtlıyordu. Son yüzyılda yapılan savaşların neredeyse tamamı petrol için yapılmış ve milyonlarca insan bu uğurda öldürülmüştür.



1935'te İtalya tanklar, uçaklar, zırhlı kamyonlarla kömür, platin ve petrol dışında bunların hiçbirine sahip olmayan Etiyopya'ya saldırdığında, uçakların kanatlarına yerleştirdikleri özel spreylerle kadın, çocuk, asker ve hayvanları ölümcül yağmurlarla yıkamıştı.

Petrolde tamamen dışa bağımlı olan Japonyanın, yüzde 80 tedarikçisi durumunda olan Amerika ile savaşması ve sonrasında hepimizin bildiği acı gelişmeler yine petrol yüzündendi.

Hitler, Avrupanın neredeyse tamamını işgal ettiğinde mağlup edilemeyen bir ülke olmak için Kafkasları ele geçirmek zorunda olduğunu biliyordu. Çünkü Romanyanın ve Kuzey Afrikadaki Vichy'nin petrolü yetersizdi. Bu yüzden önce Hazar Denizini almak sonra da İran, ırak ve Hindistan'ın petrol sahalarına hakim olmak istiyordu. "Bakü petrolünü ele geçiremezsek, savaş kaybedilir." diyordu Hitler . 200 günden fazla süren Stalingrad Savaşı bir buçuk milyon askerin ve 50 bin sivilin ölümüne sebep oldu.



Aralık 1944'te müthiş bir yakıt sıkıntısı çeken Almanlar tüm yakıtlarını toplayıp son çare olarak Belçika'daki Stavelot yakınındaki yakıt deposunu ele geçirmek için saldırdı. 2 buçuk milyon galon yakıtın bulunduğu depoya bir mil kadar yaklaşmalarına rağmen güncel olmayan haritaları sebebiyle bulamadılar ve yakıtları bitti. Almanlar artık işe yaramayan savaş makinelerini bırakıp eşeklerle geri çekilmeye başladıklarında bir milyon asker ölmüştü bile. Yakıt için saldırmış ve yakıtları tükendiği için kaybetmişlerdi.

Batılıların sömürgesindeki ülkeler zamanla özgürlükleri için savaş verdiler ve bir çoğu bağımsızlığını ilan etti. Asya ve Afrikadaki sömürgeler bağımsızlıklarından sonra bile büyük petrol şirketlerinin talimatlarıyla yönetildi. Zaten bu petrol şirketlerinin ortakları batılı ülkelerin yönetiminde en üst mevkilerde bulunuyordu. Bugün bile durum aynıdır. Petrol şirketlerinin nerede bittikleri ve iktidarların nerede başladıkları belli değildir. Bağımsızlıklarını ilan ettiklerini sanan ülkeler ürettikleri petrolleri istedikleri fiyattan satamıyorlardı. Kime, ne kadar ve ne fiyattan petrol satacaklarını büyük petrol şirketleri belirliyordu.Bu şirketlerin çıkarlarını tehlikeye atan liderler ve yönetimler hemen kanlı darbelerle devriliyordu.

İran petrolünü millileştirmek istediğinde CIA tarafından organize dilen bir darbeyle İran başbakanı Musaddık görevinden indirilirken Amerikan ve İngiliz istihbaratının yardımlarıyla başa getirilen Şah, petrolün yüzde 40'ını Amerikaya geri kalanını da İngilizlere , Fransızlara ve İran'a bırakan anlaşmalara imza attı.

Benzer senaryo Irak lideri Kasım için de uygulandı. Kasım'a suikast düzenleyen 6 kişilik ekibi Amerika eğitmişti ve Amerikan istihbaratıyla hareket ediyorlardı. Bu ekipteki suikastçılardan biri de o zamanlar 22 yaşında olan 'Saddam Hüseyin' idi.

Senaryolar her yerde benzerdi. Mısır'ın ; İsrail, Fransa ve İngiltere tarafından işgali , Nasır'ın Avrupa'nın petrol için baş rotası olan Süveyş Kanalını millileştirmesinden hemen sonra geldi.

Petrol ülkeleri zamanla daha fazla pay almak için sömürgeci batılı devletlere ve dev petrol şirketlerine baskı yaptı. Petrol fiyatlarının aşırı düşüşüne ve batılı devletlerin aşırı tüketimine karşılık "Petrol Üreten Ülkeler Örgütü" kuruldu. Ancak OPEC dev petrol şirketlerinin karşısında etkisiz kaldı. Fiyatı yine tüketen ülkeler belirliyordu. Taa ki Eylül 1960' da Albay Muammer Kaddafi , Avrupalıların kolayca pazarlık yaptığı Kral İdris'in çürümüş rejimini bir grup genç ordu subayı ile devirene kadar. Kaddafi, büyük bir petrol şirketinin avukatlığını yapmış olan ve petrol ticaretinin nasıl işlediğini iyi bilen Doktor Süleyman Mağribi'yi başbakan olarak atadı. Kaddafi ve Magribi petrol petrol şirketlerinin Libya'yı aldattığından emindi ve bunu engellemeye kararlıydı. Kaddafi Libya'da iş yapan yirmi bir petrol şirketine fiyatlarına arttırmalarını emretti, kısa zamanda petrol şirketlerini ve batılıları yola getirdi. Büyük petrol şirketleri Libya'da Kaddafi'nin şartları ile çalışıyorlardı artık. Kaddafi OPEC için bir ilham kaynağı olmakla birlikte diğer petrol ülkelerinin uyanışını sağladı. Dünya genelinde petrol fiyatları dört katına çıktı. Sömürgeci ülkelerden petrol için daha fazla para çıkıyor sömürge ülkelerine ise alışık olmadıkları kadar fazla nakit para giriyordu. Bu ülkelere lüks arabalar giriyor, saraylar ve lüks binalar inşaa ediliyor, halk için sosyal projeler gerçekleştiriliyordu. Ancak en büyük parayı silaha veriyorlardı. Silah satışı batılıların kaşıkla verdiğini kepçeyle geri alma yöntemiydi.



Amerika silahını satmak için petrolü olan devletleri hep birbirine düşürdü. Tıpkı soğuk savaş yıllarında kominist bloka karşı desteğe ihtiyacı olan devletlere silah sattığı gibi şimdi de petrolü olan ülkelere silah satıyordu petrolden kazandıklarını ellerinden almak için. İsrail bölge için hep büyük bir tehdit olmuştu ve silahlanmayı gerekli kılıyordu. İran'ın eğitimsiz ordusuna birkaç yılda onlarca milyar dolar silah sattı. On yıl süren İran -Irak savaşında İran'a gizlice silah satan Amerika ve Irak'a gizlice silah satan İngiltere dışında kazanan olmadı. Onlarca yıl iç savaş yaşayan Angola'nın çok zengin elmas , altın ve petrol rezervlerine sahip olması tesadüf değildi. Amerika bu savaşta farklı zamanlarda farklı grupları destekleyerek en iyi bildiği işi yapıyordu.

Nijerya'nın Biafra yöresinde büyük petrol rezervi bulunmasıyla buranın Nijerya'dan ayrılmak istemesi de tesadüf değildi. Soğuk savaş döneminin en kanlı çatışmalarının yaşandığı Biafra savaşında çoğu açlıktan 3 milyondan fazla sivil insan ölürken İngiltere "aç bırakarak öldürmeyi bir savaş taktiği olarak gören" hükümetin savaştan galip çıkacağını düşündüğü için zulme destek verdi. Tıpkı bugün Rusya'nın Esad'a destek vermesinde olduğu gibi. Galip gelecek tarafın yanında durursa savaş sonrası petrol anlaşmaları yapmak daha kolay olurdu. Dünya açlıktan ölen insanların resimlerini gördüğünde acıma ve şefkat duygusuyla Biafralılara yiyecek ve ilaç götürme yarışına girişirken İngiliz ve Mısırlı pilotlar Sovyet yapımı uçaklarla zaten açlıktan ölecek olan milyonlarca sivilin başına bombalar yağdırıyordu. Ne için ? Petrol .



60'lardan sonra Sovyet jeologlar doğal gaz ve petrol araştırmaları yaptığı Afganistan'da 95 milyon varil rezerv bulunca Sovyetlerin bu ülkeye girmek için haklı sebepleri (!) olmuştu. Çünkü raporlar Sovyetlerin kısa zamanda petrolünün tükeneceğini ve batıya satmak bir yana kendi kullanmı için bile Ortadoğu petrolüne ihtiyaç duyacağını söylüyordu. Amerika Sovyetlerin Afganistanı OPEC petrollerini ele geçirmek için bir üs olarak kullanacak olmasına göz yummazdı. Afgan isyancılarını Sovyetlere karşı koyacak silahlarla donattı. CIA kırktan fazla ülkeden 35 bin radikal islamcıyı Afganistan'a gidip Sovyetlere karşı savaşması için kışkırttı. Usame Bin Ladin , Amerika'nın Afgansitan'a getirip eğitim ve silah verdiği isimlerden biriydi. Bir milyondan fazla insanın öldüğü savaş sona erdiğinde Afganistan'da insandan çok füze vardı. Bu da iç çatışma demekti. İktidar mücadeleleri demekti. Amerika Afganistan'ı kendisinin silahlandırdığı insanlarda kurtarmak için işgal etti. Ancak kendi halkını ve dünyayı bu işgalin Amerikanın kendi meselesi olduğuna inandırması gerekiyordu. Sonrası malum ; 11 Eylül saldırısı ve Bin Ladin'i aramak adı alında işgaller, ölümler... Tüm bunlar ne içindi ? Petrol .



Irak'ın Kuveyt'i işgal etmesi ve bine yakın petrol kuyusunu havaya uçurarak Çernobil'e denk bir çevre kirliğine sebebiyet vermesi de petrol içindi, Amerika'nın Irak'ı işgal edip milyonlarca Iraklıyı öldürmesi de.

Bunların çoğu çevremizde gerçekleştiği ve bizi bazen doğrudan bazen dolaylı olarak etkilediği için bilinen veya tahmin edilen hiç olmazsa kulak aşinalığı olunan konular. Oysa Somali'de de , Myanmar'da da , Darfur'da da, Nijerya'da da , Kolombiya'da da, Angola'da da, Ekvador'da da aynı kirli oyunlar dönüyor. Bizim açlık ve sefalet görüp yiyecek ve ilaç yardımı gönderdiğimiz topraklara medeni ülkeler petrol görüp silah gönderiyor.

Biliyorum çok uzun bir yazı oldu ancak anlatmak istediklerimin yarısını anlattım henüz. Türkiye'de de bu oyunlar oynandı ve oynanıyor. Bunu anlAtacaktım. Türkiye'de petrol var mı ? Varsa ne kadar petrol var ? Neden çıkarılmıyor ? Bunları ve bunların terör ile ilişkisini anlatacaktım. Ama çok uzun olacaktı. Bu yüzden şimdilik bu kadarını yazdım.

Devamı gelecek..
Read On 2 Yorum

Bin Muhteşem Güneş

Çarşamba, Ağustos 08, 2012

"Bin Muhteşem Güneş" meğer bir yılı aşkın süredir kitaplığımda sessiz sessiz duran "Bir Muhteşem Kitapmış" . Bir kitabı okuduktan sonra gecenin bir yarısı da olsa okumak için raflardan yeni bir kitap seçmek tarif edemeyeceğim bir haz verse de defalarca başka kitapları Bin Muhteşem Güneş'e tercih ettiğim için kızdım kendime.Bir yandan da şunu düşündüm ; neden dilleri yok kitapların ? olsaydı da beni ikna etseydi ve daha önce okumamı sağlasaydı mesela. Tamam tamam çok şey istiyorum farkındayım. Hem kitaplığımın pazar yerine dönmesini de istemem. Bir orta yol bulalım o halde. Kitaplar yine sessiz sessiz dursunlar yerlerinde onun yerine ben dil dökeyim o kitabı okutmak için size.

Gel vatandanş geeeellll.. Ünlü yazar Khaled Hosseini'nin kitabına geeelll.. Yoookk böyle kitaapp .. Kitaba geelll.. Var abla.. Yok böyle kitap derken başka kitap yok böyle dedik.. Başka da var abla.. Başka yok derken asdfgbsng.. Abla allasen almayacaksan tezgahın önünü kapatma gurbanolam.. Okuyacak insanlara mani olma bari.. Abime yol ver..Gel aağbii.. Bak abi şu kitaba.. Bi dene oku biraz.. Çok mu kalın ?.. Kalın değil abii, o zamanla kısalır sen bi başla.. Hem biraz kalın olsun seneye de okursun yeminle.. Evet abi malesef bu espriyi de yaptım.. Sen yine de al o kitabı.. hem yalan değil okursun seneye de.. Seveceksin çünkü.. Ayraç da vereyim abime.. Güle güle abiim.. Yauu abla sen burda mısın hala ?.. Ne ?.. Dukan mı ? Yok abla dukanı kapatıyoruz.. topla topla topla... "

Ya ben ne söylüyorum , ne oldu bana, ne hale geldim ? Oysa kitap, hüzün denizlerinde ilerleyen gemimi alabora eden bir rüzgar gibiydi. Ve ben yüzme bilmiyordum. Çok hüzün yuttum. Boğuldum. Gözlerim doldu kaç kez. Boğazım düğümlendi o kadar. Nefesim daraldı, uykum kaçtı, içim sızladı.. Ama kalkmış " Gel vatandaş geelll... " diye güle eğlene kitabı okumaya davet ediyorum sizi. Hiç yakıştıramadım bu üslubu kendime hiç cık cık cık.



Kitabı size nasıl anlatacağımı bilemiyorum açıkçası. Okuduğum en güzel ve en etkileyici kitaplardan biri desem de yetmezmiş gibi geliyor. Aslında Khaled Hosseini'i Uçurtma Avcısı ile tanıdım. Ama bu blogda bahsettiğim ilk kitabı "Bin Muhteşem Güneş" oldu. Çünkü yazarın okumaya başladığım ilk kitabı Uçurtma Avcısı'nı kitaptan kaynaklanmayan sebeplerle yarıda bırakmak zorunda kaldım. Zaten "Beğenmedim" gibi komik bir bahanem olamaz. Geçen yıl okumaya başladıktan kısa bir süre sonra yoğun bir vize-staj-final dönemine girdim ve bıraktım okumayı. Araya aylar girince okuduğum kısımları eksik hatırlar oldum bu yüzden en başından başlamalıydım ama erteledim durdum. Birbirinin devamı olmadığı halde onu bitirmeden Bin Muhteşem Güneş'e de geçmedim nedense. Kısa kesiyorum okudum ve ççok çook beğendim.

Küçük bir kıvılcımla başlayıp önce yavaş yavaş yayılan sonra gittikçe hızlanan bir yangının durdurulamaz bir hal alışını ve koca tarihi köşkün kül oluşunu çaresizce izliyormuş gibi olacaksınız. Dahaa ilk sayfalarında bir kıvılcım yerini alevlere bırakacak içinizde. Aşk, sevgi, merhamet, hasret, bağlılık, ihanet, sadakat, ölüm, acı, özgürlük, umut, çaresizlik , hayaller... Her biri gerçek bir tarihin kucağında büyüyüp karşınıza dikilecek.

Dünyanın çoğu yerine "orta" denilecek yaşlarda kendini yaşlı hisseden ve öyle görünen bir kadının çocukluğunun gözlerinizin önüne gelmesi, doğumu ve çocukluğunu bildiğiniz bir kızın sandıklara koyup kaldırdığı aşkı ve umutları içinizi burkacak. Küçücük serçe parmağını gördüğünüz, elini yumruk yapıp ağzına sokan, dişlerinin çıktığı günü bildiğiniz bir bebeğin nasıl kısa sürede olgun bir insan gibi davrandığına şahit olacaksınız. Bir kızın babasına olan sevgisine karşı babasının ihaneti, bir kadının sevilemeyecek bir adama bağlanması karşısında adamın kadına ihaneti. Mecbura kalınan ayrılıklar, mecbur kalınan evlilikler, mecbur kalınan göçler, mecbur kalınan cinayetler, ölümler, kölelikler.. Yazar her ne kadar kitabını Afganistan kadınlarına adamış olsa da bu romanın tüm insanlara mesajı var. Herkes bu hikayenin bir yerinde kendini bulacak. Kimi okurken haline şükredecek, kimi geleceğinden korkacak, kimi ise bizzat kendini bulacak . Amerikan yapımı savaş oyunlarında çıldırmış bir halde düşman öldürürken göremediğimiz masum sivillerin hayatlarını göreceksiniz bu kitapta. Belki okuduktan sonra o oyunlarda girdiğiniz evlerin , bombaladığınız yerlerin hikayelerini merak etmeden duramayacaksınız. Yazar, sırasıyla Makedonyalıların, Sasanilerin, Arapların, Moğolların, Sovyetlerin ve Amerikalıların istila ve işgaline uğramış, büyük devletlerin güç ; küçük piyonların iktidar kavgası yaptığı toprakların insanı olarak doğduğu toprakları anlatıyor.
Read On 22 Yorum

Bir Çarpı Bir | Taşkın Tuna

Çarşamba, Ağustos 01, 2012

Ramazan'da zaman ; susuzluk ve sıcağın etkisiyle geçmek bilmiyor. Gerçi zamanın geçmediğinden şikayet ettiğimde kendimi suçlu hissediyorum ama galiba anlatmak istediğim şey zamanımı dolu dolu yaşayamamak. Şu sıralar sonuçlarının açıklanmasını sabırsızlıkla beklediğim Kpss yüzünden bu yıl epey ihmal ettiğim kitapların gönlünü almakla meşgulüm. İftarda suyu nasıl içiyorsam öyle kitap okuyorum uzuun süren kitap orucumun ardından. Her yemekten birer kaşık alır gibi her kitaptan bişeyler okumaya başladım. Canım sıkıldıkça kitap satın aldığımı söylemiştim. Farkettim ki benim bu yıl canım çook sıkılmış. Raflar dolmuş taşmış. Yine de kendimi kitap almak konusunda durduramıyorum. Bari tavsiyeniz varsa söyleyin de onları okuyalım..

Benim de bir tavsiyem var size. Üstelik içinde bulunduğumuz ayın iklimine uygun bir tavsiye. Özellikle tasavvuf seviyorsanız size tasavvufu bir kez daha sevdirecek bir kitap. Adı "Bir Çarpı Bir" olan kitabın yazarı, size daha önce bahsettiğim "Oku ama neyi?" adlı kitabının da yazarı olan Taşkın Tuna. Taşkın Tuna tanınmış bir bilim adamımız aslında. Ama o bilimi amaç değil araç olarak kullanan bilim adamlarından. Onu daha detaylı tanımak isteseniz şurada özgeçmişine bakabilirsiniz.

Kitabında Mevlana'yı , Yunus Emre'yi ve Abdulkadir Geylani'yi kendine özgü bir şekilde okuyucuyla buluşturuyor. Fizik Yüksek Mühendisi olan Tuna, hayali bir zaman makinasından bahsediyor kitabın başında. Aslında tam olarak bir zaman makinası değil bu. Yer , tarih ve saat ayarlarını girdikten sonra oraya odaklanıp sesleri toplayan ve kaydeden bir cihaz. Dediğim gibi hayali ama okuyucuya "Mevlana ve Yunus Emre'nin karşılıklı sohbetini" dinleme imkanı sunduğu için bence çok yaratıcı ve önemli bir üslup buluşu.

Arka kapak yazısını da paylaşayım sizinle :

Bir artı bir iki etse de aslında ikisinin içinde de BİR vardır. Binler , yüzbinler, milyon ve milyarlarca sayı çoğunluğunda hep o BİR vardır. Çünkü bin tane biri milyon tane biri milyar tane biri bir araya getirdiğimiz zaman çokluk (kesret) meydana gelir. Bütün sayılar Bir'den türemiş, Bir'den ortaya çıkmıştır.Tek ve eşsiz olan BİR olmasa idi, çokluk, çoğulluk ve farklı olan sayılar ortaya çıkar mıydı?

Benim gibi "Birileri bana şöyle güzel kitaplar tavsiye etse de dolu dolu geçse bir türlü geçmediğinden şikayet ettiğim zaman" diyorsanız bu önerime kulak verin. Okuduktan sonra da uğrayıp görüşlerinizi paylaşırsanız sevinirim. Hadi şimdiden iyi okumalar.
Read On 2 Yorum

Şimdi Reklamlar

Pazartesi, Temmuz 30, 2012

Yine birşeyler yazmak için karşısına oturduğum bilgisayarın ekranında uzun süredir boş boş baktığım blogger kumanda paneli var. Eskiden, yani küçükken, telleri kopan ampullerin duyunu (düyun-u umumiye) çıkarıp içine su doldurur güneşe çıkıp (güneşin üstüne) mercek gibi kullanıp sararmış kuru otları yakardık. Hani gözlerim mercek olsa cosss diye tutuşurdu kumanda panelim. Allah korusun sonra nasıl yazarım.



Tam yine hiçbirşey yazmadan kalkıp gidecektim ki aklıma geldi. Geçmişte ben Gülhan'ın Galaksi Rehberi başlıklı bir yazı yazmış ve bu programı ne kadar beğendiğimden bahsetmiştim. Hatta o zamanlar Gülhan o yazıyı okumuş ve yorum yapmıştı. Aradan bir kaç yıl geçmiş olmasına rağmen geçenlerde ondan yeni yorumlar aldım. Arkadaşlarla akşam deneme çözüyorduk kpss ye hazırlanırken, mail geldi, telefonun ekranına baktım ; Gülhan Şen. Twitter' dan yazmış bu kez. Arkadaşlar "Olum Gülhan Dm den sana yürüyo lan!" deseler de havalara girmedim hemen. İyi ki de girmemişim havaya. Zira dmlere aynı şekilde özelden yanıt vermek istediğimde Twitter'ın, "Huop nereye özelden yazıyorsun o seni izlemiyor ki" benzeri uyarısıyla "Damsız girilmez" denilerek geri çevrilmiş adama dönüşüm ani oldu. Havaya girmemiş olmam iyi oldu yani, çabuk atlattım.


Read On 5 Yorum

Anlatamadığında Anlarım ki...

Cuma, Temmuz 13, 2012

Bu çektiklerim, küçükken örümcek ağına attığım karıncaların ahı hep. Biliyorum. Kesin ondan. Suda boğulurlarken kurtardıklarım ve ağır yükleriyle birlikte yuvalarına kadar taşıdıklarımın duaları da fayda etmemiş anlaşılan. Ne yapalım. Başa gelen çekilecek.

Her insanın kalbi kendi yumruğu kadarmış... Desene toplasam tüm sevdiklerimi bir avuca sığarmış... Ne garip değil mi ? Bir dünya düşmanın acıtmıyor seni bir avuç sevdiğin kadar. Hani sığ düşünceli insanların yanlış anlayıp taşladığı Hallac-ı Mansur demiş ya “Taş atanlar avam takımı, bilmiyorlar, halden anlamazlar. Onların taşı bizi incitmez ama halden anlayan bir dostun attığı gül bile bizi incitti, canımızı acıttı.” diye. Aynen öyle, düşmanın attığı taş değil dostun attığı gül incitirmiş.

Birini, tüm birbirini seven insanlardan daha farklı sevdiğini söylüyorsan daha önce hiç kullanılmamış kelimeler kazandırmış olmalısın dünyaya. Eğer böyle değilse yani sevgini tüm insanların bildiği kelimelerle ifade edebiliyorsan hala, buna rağmen "Ben herkesten farklı sevdim" diyebiliyorsan bu durum bir dağcının yüksek bir dağa tırmanırken başka insanlara ait eşyalar ve ayak izlerine rastladığı bir noktada durup "Bu dağın en yüksek noktasına ben çıktım" demesine benzer. Hayır sen çıkmadın. Sen başka insanların çıkabildiği kadar yükseğe çıktın, hatta belki de onlar kadar bile çıkamadın. Hayır sevmedin. Aşkı anlatırken kimse anlamamalıydı seni, herkesten başka sevdiğini söylüyorsan.

Read On 5 Yorum

Ziyaret Saati

Salı, Temmuz 03, 2012
Önce müziği başlatın

Gerçek bir yalnız olup olmadığınızı anlamak için sustuğunuzun bile farkına varılmadığını farketmiş olmanız gerekiyor. Bu kısa yazıyı bile parçanın yüzü suyu hürmetine yazıyorum. İçimden yazmak gelmiyor. Taşlar gibi kelimeler de yerinde ağır galiba. Kalbimdeki cümleler eşşek ölüsü gibi. Her şey bir yana,
bazen ağzınıza geleni susarsınız. Bazen bazı şeyler hiç unutmadığın şeyleri hatırlatmak ister sana. Bazen bir rüya bile habersizdir sendeki ona ait kocaman izden. Yaşlı ak sakallı bir komşumuz vardı. Yaz olup bağ bahçe işleri başlayınca derdi ki: "Oğlum, parmağınızdaki dikenleri kışın sobanın yanında çıkarırsınız.Şimdi zamanı değil.." Yaşıyor olsaydı sorardım ona: "Yüreğimize batan dikenlerden de kurtulmamız için yaratılmış mevsimler var mı diye" Siz kendinize mukayyet olun gençler, zira rüyalar bile aklını yemiş.




Read On 10 Yorum

Senarist Olsam Mesela

Cuma, Haziran 22, 2012

Bugün daha önce hiç gitmediğim yollardan gittim daha önce çok gittiğim bir yere.. Bazen böyle yapın.. Bazen hep kullandığınız yollarda giderken de kafanızı kaldırın biraz.. Yukarıya bakın.. Dikkat Edinnnn !!! Özür dileyin şimdi.. Gülümseyin ve fırsat bulduğunuzda binaların üst katlarına bakın.. Dikkat edin ama.. Düşmeyin.. Çarpmayın..

Evlerin bitişik bitişik olduğu dar sokaklardan geçip gittim bugün. Bir çocuk gördüm. Yeni yeni yürüyor gibi. "Gitti" dediğine göre de bazı kelimeleri de söyleyebiliyordu. Kapıdan çıktığında hemen yola çıkmış olmuyordu. Kapı yoldan bir metre kadar içerde olduğundan. O giriş bölümünde elinde turuncu bir balonla yoldan geçenlere bakıyordu. Sonra birden elinden kaçtı balon.. Yol boyunca yavaş yavaş uzaklaşmaya başladı. Ama ayağında ayakkabısı olmayan küçük çocuk yola da çıkamadığından olduğu yerde öne doğru eğilip yavaş yavaş uzaklaşan balonuna bakıyordu. Tam o sırada kapı hizasına gelmiştim ben. Bana baktı ve ellerini birbirine sürüp "Gitti." dedi. Ağlamadı ve tekrar başını öne eğip izlemeye başladı. Balon sanki akıllıydı ama.. Bulduğu ilk arada yön değiştirdi. O aranın hizasına geldiğimde balon başka bir evin eyvanında duruyordu...

Aklıma ne geldi o anda.. Bir film senaryosu yazdım hemen.. Elinden kaçan balonu takip eden küçük çocuk daracık yollardan köprülerden geçer ve ıssız bir yere gider.. Kaybolur. Zamana yolculuk yapılan gizli bir tünele girer ve çıktığında 17 yaşında olarak bambaşka bir ülkede bambaşka bir zamanda bulur kendini.. Ama sadece bedenen büyümüştür. Konuşacak kadar olgunlaşmıştır ancak konuşabildiğinin bile farkında değildir.. Koşabildiğinin, konuşabildiğinin bile farkında olmayan bir gencin kendini Filistinde veya Bosna'da veya Afganistan'da çatışmaların ortasında bulması.. Olaylara tüm önyargılardan uzak bakınca nasıl bir tablo ortaya çıkardı acaba.. Ayıbı, günahı, ölümü, ayrımı, savaşı bilmeyen bir gencin yaşam mücadelesi ve anne özlemi.. Bence farklı olabilirdi.. Gerisi hayalgücüne kalmış..

Böyle birşeyi daha önce Kapadokya gezisinde düşünmüştüm. Yeraltı şehirlerini gezdiğim sırada aklıma gelmişti buna benzer bir senaryo. Neden yok ki dedim. Buradaki yerlatı şehirlerini bilmeyen yoktur. Şurada Kapadokya bölgesindeki yerlatı şehirlerinden bahsederken şöyle diyor ; "...bölgedeki hemen bütün evlere gizli geçitlerle bağlanan, dışardan açılması olanaksız taş sürgülerle kilitlenebilen, olmadık tuzaklarla dolu koridorları, bir labirenti andıran galerileri, oturma odaları, ahırları, erzak odaları, şırahaneleri, öğütme taşları, kiliseleri ve hatta mezarlıkları, bugünün modern akıllı binalarını kıskandıracak denli gelişkin havalandırma ve haberleşme sistemleriyle bu gizemli kentlerin ..."

ve aynı yazıda şunları söylüyor ;

"İstilacılarla bölge sakinleri arasında yaşanan yüzlerce yıllık bir kaçma-kovalama sürecinin sonunda Kapadokya’nın yeraltı dünyası, neredeyse kusursuz bir savunma mekanizmasına dönüştü. Yeryüzündeki kiliseler yeraltına taşındı ve Kapadokya’nın yeraltı kentleri giderek yasak dinlerin manastırlarına dönüştü. Yeryüzünün derinliklerinde sürdürülen inziva hayatları rahatsız edecek her türlü izinsiz giriş için ince önlemler düşünüldü. Duvarlarına kandil ve mum koymak için oyuklar açıldı. Kandiller için dışardan bezir yağı getirildi ve ısınma sorunu da bu şekilde çözüldü. Çapları 2.5 metreyi, kalınlıkları ise 50 cm. yi bulan ve çoğu yerinden kesilen yuvarlak sürgü taşlarıyla dışardan açılması olanaksız kapılar yapıldı. Bunların ortaları delindi ve böylece bir yandan düşmanın görülmesi sağlanırken, bir yandan da düşmana saldırabilme olanağı hazırlandı. Uçsuz bucaksız koridorlarda yolunu kaybetmiş umutsuz istilacıların, 3 metrelik tuzaklara düşmekten kurtulmuş olanları üzerine kızgın yağ dökmek için dikine delikler açmayı da ihmal etmediler. Hayvanları derinlere indirmenin güçlüğü nedeniyle genellikle giriş katlarına yapılan ahırların duvarlarına açılmış yemlikleri bugün bile görmek mümkün"



Bu bilgiler ışığında şöyle bir senaryo hayal edin.. Bugünün moderN dünyasında yaşayan, her türlü teknolojik imkana sahip, okulunda başarısız ama zeki bir genç.. Belki üniversite sınavlarına hazırlanıyor.. Belki aşık olduğu kız tarafından reddedilmiş.. Belki ailesi tarafından başarısızlıkları sebebiyle dışlanan problemli görülen , ergenlik çağındaki bir çocuk... Kendini nasıl olduysa bir gün çok eski bir tarihte Kapadokya bölgesinde yaşayan ve istilacılarla mücadele eden o halkın içinde buluyor.. Teknoloji yok.. sevdikleri insanlar yok.. Hiçbir şey yok.. Ama zeki ve modern dünyayı biliyor.. Bunun nasıl olduğunu anlayamadan ölüm tehlikesi yaşıyor ve zamanla buraya nasıl geldiğini düşünmeyi bırakıpistilacılardan nasıl kurtulacakları konusunda kafa yoruyor. Sevdiği strateji oyunları sayesinde geliştirdiği özellikleriyle kısa sürede o halkın lideri olmayı başarıyor.. Olaylar olaylar...

Neden olmasın? Hem de çok güzel ve etkili bir tanıtım olur. Bu yeraltı şehirlerini daha ayrıntılı olarak araştırırsanız söylediklerim size daha anlamlı gelecektir. En azından alttaki şu videoyu izleyin ve tekrar düşünün söylediklerimi :)




Read On 3 Yorum

Kendimi Kendimden Çıkarsam

Pazartesi, Haziran 18, 2012

Şu yaş problemlerini hazırlayanların yaşlarını alıp 1 bölü 2 ile çarpıp ellerine vereceksin bakalım kaçı gebermiş olacak. Psikopat mısınız olum? Hayır sizi bu hale biz mi getirdik ki intikamınızı bizden alıyorsunuz? Anlamadım ki yani ne bu hırs, bu kin neden abi? Yaşlı başlı insanlarsınız muhakkak ama gel gör ki asıl problem akıl yaşlarınız ve sağlığınız bence. Bi kere yaşı bu kadar problem etmeniz ayıp.

Matamatiği severim. O yüzden içten bir dil kullanırım ismini bile telaffuz ederken. Öyle yapmacık felan değil. MATAMATİK. Güzel derstir Allah var. Defteri de güzeldir mesela. Türkçe defteri gibi değildir. Sonuna kadar yazarsın yeni başlığı yeni sayfaya atabilmek gayesiyle. Bizdendir bi kere o. Tüm defterler içinde en fırlaması en haylazıdır Matamatik defteri. Sos oynarsın, amiral battı oynarsın.. En çok gemiyi ondan yaparsın, en çok uçağı ondan.. Sonra hümanist bir defterdir . "Hangi ders olursa olsun yaz" der adeta. İster Türkçe ol ister tarih ; ister fizik ol ister felsefe.. Yine yaz.. Diğerleri öyle midir oysa. Türkçe defteri öyle midir? Öyle midir İsmail, öyle midir Burak, öyle midir Atalay?



Madem seviyorsun ve matematik ile problemin yok o halde neden bu isyanın diyeceksiniz. İsyanım var arkadaş. Matematik işleriyle kin işlerini birbirinden ayırmanın vakti geldi bence. Matematik adı altında bizimle dalga geçmeye ve düşene bir tekme de ben vurayım demeye bir son verilmeli artık. Yaşı problem edip karşımıza çıkardınız sesimizi çıkarmadık ama problemde kullanılan isimlerin tersten kafiyeli olması ne demek oluyor ? Yaşları toplamı 130 olan Berk, Berkay, Berke bilmem kaç yıl önce aynı yetiştirme yurduna yerleştirilmişler de Berk sezaryenle iki ay erken doğsa, Berkay grev hakkı olmadığından iş yavaşlatan doktorlar yüzünden 2 ay geç doğsa yok işte Berke de sokakta doğurulup terkedilmiş olsa... Tamam ben abarttım ama sadece kekini kabarttım. Benim isyanım isimlere... Berk, Berkay, Berke.. Bu ne lan? Abi bi karıştır kafandaki isimleri, önce bi random komutu ver o güzel beynine... Sırf ben Aytaç'a A, Berke'ye B, Can'a C diyerek çözüm yolunu bildiğim soruyu çözemeyeyim diye yaptığınız şebekliğe şöyle uzaktan bir bakar mısınız? Onu da geçtim Berk, Berkay, Berke isimli üç vatandaşın yaşları toplamı asla 130 etmez.

Sonuç olarak. Bizim matematiği sevdiğimiz kadar sevmiyorsunuz bizi. Net.




Read On 11 Yorum

.........♫ Ne Dinliyorum ♫.........


Angus & Julia Stone - Paper Aeroplane
Ne Dinledim ?              Ŧคtเђ

Son Güncelleme

  • Le Renard Et L'enfant - Yıllar önce izlemiş olduğum ve belirli aralıklarla defaaten izleyip nasip olursa bir kaç kez daha izlemeyi düşündüğüm benim için özel bir film...
    10 ay önce

------------Süper Lig--------------



Ne Okuyorum ?

Nice Things

Haftanın Blogu                     Haftanın Yazısı

Haftanın Videosu              Haftanın Fotoğrafı

Herkesin Bir Popisi Vardır

Related Posts with Thumbnails

Sohbet Koyu.. Sen de Katıl !

................Çay da var hem. Çay içen mi?...........


................Çay Erdal Bakkal'da içilir ................

Son Yorumlar

Blog Arşivi